Paris'te rüya kabusa dönüştüğünde

Paris'te rüya kabusa dönüştüğünde
Paris'te rüya kabusa dönüştüğünde
Didier Lang'ın sahneye koyduğu, Ludmilla Razoumovskaia'nın yazdığı Sevgili Elena (Chère Elena), bu sezon Paris'te seyrettiğim en özel oyunlardan biri!
Haber: TİLDA TEZMAN - tilda@tezman.com.tr / Arşivi

Ellerinde kocaman bir buket çiçek, bir şişe şampanya ve beş kadehle lise son sınıfta okuyan üç erkek bir kız öğrenci, öğretmenleri Elena Sergueievna’nın doğum gününü kutlamak için, onun evinin kapısını çalarlar. Öğrencilerinin bu davranışından çok çok duygulanan Elena, kalan doğum günü pastasını beraber paylaşmak için, onları içeri buyur eder. Ama yavaş yavaş oyunun tonlaması değişmeye başlar. Bu dört gencin öğretmenlerinin evine gelme sebebinin bambaşka olduğunu öğreniriz. Onların tek maksadı, Elena’nın evindeki kasada bulunan sınav kağıtlarını ele geçirmek ve yanlış yaptıkları soruları düzeltmek, iyi bir not alıp devlet üniversitesine girebilmek. O andan itibaren öğretmenlerine yaptıkları şantaj akıl almaz bir şiddete dönüşmeye başlar.

PATLAMANIN EŞİĞİNDE BİR TOPLUM:
Elena, doğum gününü sürpriz bir şekilde kutlamaya gelen dört öğrencisini içeri davet ettiğinde, ona karşı kurulan tuzaktan habersizdir. Onları içeri aldığı an zavallı öğretmen, kapana da sıkışmış olur. Öğrencilerinin isteklerini kabul etmeyen ve pazarlığa yanaşmayan Elena için kabusa dönüşecek bir gece başlar. Şantajın dozu arttıkça, taciz ve saldırganlık korkutucu boyutlara doğru giderken, Elena ideallerinden ve inançlarından ödün vermeyen hümanist ve örnek bir duruş sergiler.

Bu oyun, 1917 ihtilalinden sonra, ağır ekonomik krizin yaşandığı, kolektif ideallerin sarsıldığı Sovyet Sosyalist Birliği’nde geçiyor. Patlamaya hazır bir toplumun portresi. Sovyetlerdeki bu ekonomik kriz, ahlaki ve siyasi krizle karışınca daha da yoğunlaşır. Diğer ülkelerle diplomatik ilişkileri kesilen iktidar, özgürlük haklarını elde etmekte direnen halkına uyguladığı baskıyı arttırdıkça arttırır. Oyundaki dört öğrencinin canlandırdıkları genç nesil, net bir şekilde tanımlayamadıkları bir özgürlüğün hayalini kuruyor. Bu hayallerde, başarılı bir kariyer, Batı Avrupa ülkelerindeki refah ve yaşam kalitesi var. Anlıyoruz ki, Sovyetlerde bir ihtilale doğru yola çıkılmış. Kimliğini arayan, Sovyet gençliği kıpırdamaya başlamış.

Ludmilla Razoumovskaia, bu tekstte yaşanan problemleri öğretmen – öğrenci, baskı kuran – baskı altında olan, genç – yaşlı ilişkileri üstüne kurmuş ve bilgiyi, etiği, otoriteyi, özgürlüğü, şiddeti sorgulamış. Öyle ki oyundaki trajik çatışmada ne yenen ne de yenilen var.

SOVYETLE’DE YASAKLANMIŞTI
1949 yılında Saint Petersbourg’da doğan Ludmilla Razoumovskaia, 1981 yılında “Sevgili Elena”yı kaleme aldı ve oyun Estonya’da büyük başarıyla sahnelendi, ama 1983’de Sovyet rejimi, devletin ahlak kurallarına ters düşüyor diye oyunun oynanmasını yasakladı. O yıllarda, lise öğrencilerinin isteklerini elde etmek için her türlü ahlaksızlığa hatta tecavüze yeltenebilecekleri Sovyet yetkilerince kabulü mümkün olamazdı. O yıllarda, Sovyetlerde eğitimde aksaklık olamazdı ve sınav sonuçlarından başarısız çıkılamazdı. Ancak 1987’de oyunun oynanmasına müsaade edildi. Ludmilla Razoumovskaia tiyatrosu dünyanın dört bir yanında oynanmakta. Oyun çok güncel. Hırs ve ruhsal karmaşa başrolde. Hafif gibi görünen bu oyunun arkasında sıkıntılı, karanlık ve yıpratıcı bir hikaye gizli.

Montparnasse Tiyatrosu, sahnesi ufak, küçük bir cep tiyatrosu. Dört gencin bu küçük sahnede sergiledikleri performans inanılır gibi değil. Bu öğrenciler Pacha, Vitia, Volodia ve Lialia çok cüretkarlar; vuruyorlar, kırıyorlar, birbirleriyle kavga ediyorlar, sarhoş oluyorlar, zorbalığın her çeşidini deniyorlar. Ben, birinci sırada, sahneye yapışık vaziyette oturuyordum. Seyrederken nefesimi tutuyordum. O kadar gerçek ve cesur oynuyorlardı ki… Kırılan tabak çanaklar, uçuşan bardaklar, fırlatılan eşyalar, fışkıran kusmuklar, yumruklanan ve düşen oyuncular, sanki üstüme isabet edecek gibiydi.

Zıvanadan çıkmış, kasanın anahtarını ele geçirmek için, her türlü şiddete başvuran, tehdit eden, öğretmeni sindirmek için her yolu deneyen bu zorbalardan Volodia (François Deblock) aralarında en baskıcıları, kışkırtan, gözünü kırpmadan şiddete başvuran bir elebaşı; hem edepsiz hem zeki.

Pacha (Gauthier Battoue), Sovyet rejiminin geleceğini temsil ediyor. Kalleşi oynuyor. İşler istediği gibi gitmeyince, zaafları ortaya çıkıyor. Sevgilisi Lialia’ya Volodia’nın tecavüz etmesine bile göz yumabilen bir hain.

Vitia (Julien Crampon) olaylar başlar başlamaz, alkole sığınan ve mantıksızca davranan bir karakter. Okulda sürekli kopya çektiğini ve hile yaptığını çabucak itiraf eden ve alkolik babası gibi içkiye olan zaafını ortaya çıkaran, kötü alışkanlıklarla hayatını karartmış boşlukta bir yalnız.



CESUR VE DİNAMİK
Pacha’nın sevgilisi Lialia (Jeanne Ruff), kütüphane yöneten bir anneannenin kızı. Elena Sergueievna’ya gelecek için kurduğu hayallerini açıklarken, onun tek gayesinin zengin bir adamla evlenip rahat bir hayat yaşamayı arzuladığını anlıyoruz. Lialia, Volodia’yı ve Pacha’yı bu şiddete ve şantaja son vermeleri için ikna etmeye çalışıyor, ama nafile. Volodia son kozu olanı, Elena Sergueievna’nın önünde yapmaya kararlı. Lialia’ya tecavüz etmeye başlıyor; o anda Elena Sergueievna öldüğünü ilan ediyor, kanepeye uzanıyor, sırtını dönüyor ve biraz sonra kalkıp bu utanç verici sahneye son vermeleri için, kasa anahtarını sakladığı yerden çıkarıp önlerine fırlatıyor. Oyunun sonuna doğru, Elena kendini ölmüş ilan ediyor; oyunun sonunda da intihar ettiğini anlıyoruz; çünkü o ümitlerini değil ama inançlarını kaybetmiş bir insandır. O, görevinde başarısız olmuştur, zira o, bu gençleri daha iyi bir dünya inşa etmeleri için eğitmeyi hedeflemişti. Maalesef iyilik kötülüğe yenilmişti.

Ve Elena Sergueievna’yı yorumlayan usta oyuncu Myriam Boyer. Sinemada olsun, sahnede olsun oyunculuğuyla, sanatını konuşturan saygın tiyatrocu! “Onca Yoksulluk Varken” oyununda Madam Rosa karakteriyle Molière ödülüyle taçlandırılan Myriam Boyer, bu oyunda namuslu, içten, alçakgönüllü öğretmeni canlandırırken, tahammülü imkansız durumlar karşısında büründüğü sessizliklerden içini kemiren haksızlıkların yaktığı ateşi çok güzel aktarıyor. Myriam Boyer, aynanın yansıttığı karakterin birebir yansıması. Sahnenin büyük oyuncularının onları yücelten ve ölümsüzleştiren rollerine hayat veren ayna. Myriam Boyer, bu rolüyle derinden etkiliyor; ama dört gencin dinamik, milimetrik ve cesur oyunculukları seyirciyi nefessiz bırakıyor.