Pek gecikmiş bir sergi, nihayet...

Pek gecikmiş bir sergi, nihayet...
Pek gecikmiş bir sergi, nihayet...
Arter'de açılan Füsun Onur sergisi Türkiye'de sanatın en kendine özgü figürlerinden birine, sonunda, nihayet, hak ettiği bakışı sunuyor.
Haber: AHU ANTMEN / Arşivi

Füsun Onur’un Arter’de açılan ‘Aynanın İçinden’ sergisi, Türkiye ’de sanatın yaşayan tarih diyebileceğimiz, üstelik en kendine özgü figürlerinden birine, sonunda, nihayet, hak ettiği bakışı sunuyor. Küratörlüğünü Emre Baykal’ın yaptığı bu retrospektif nitelikli sergide, sanatçının ilk sergisini açtığı 1970’lerden Türkiye’de kavramsal eğilimlerin ilk adımlarının atıldığı 1980’lerdeki üretimine uzanan, bienaller ve yurtdışı sergilerle Onur gibi alternatif figürlerin kurumsallaşmaya başladığı 1990’lardan günümüzün ‘güncel’i kabul sürecinde ürettikleri arasından son derece duyarlılıkla seçilmiş yapıtlarla karşılaşıyoruz. Ve doğrusu heyecan verici bir karşılaşma bu. Bugüne kadar kötü basılmış kataloglarda, kıyıda köşede kalmış fotoğraflardaki ilk dönem Füsun Onur yapıtlarının ete kemiğe büründüğünü görebildiğimiz için değil yalnızca; bu yapıtların bugün de izleyiciyle diyaloğa girebilmesi, geçerliliğini koruyabilmesi heyecan verici. Bugünün sanatçıları, Onur’un aynasında kendilerini bulabilirler; deyim yerindeyse aynı ‘ağız’la konuşan 80’ine gelmiş bir ‘çağdaş’larıyla (Onur 1937 doğumlu) karşılaştıklarına şaşırabilirler.
Füsun Onur, Türkiye’de sanat üretiminin düşünsel bir zemin kazanmasında öncü rol oynayan çok az sayıda sanatçıdan biri; Türkiye’de henüz soyut/figüratif tartışmaları sürerken sanat yapıtının statüsüne ve sergilenme bağlamına ilişkin sorular sorabilen, bu soruları heykel sanatının sınırlarını zorlayarak ilginç biçimlerde görselleştirebilmiş bir sanatçı. 1957’de girdiği Akademi’de heykel sanatında klasik anıt mantığını terk ederek yeninin ifadesini arayan Hadi Bara’nın öğrencisi olduktan sonra, 1962’de Fullbright bursuyla gittiği ABD’den sanatsal modernizmin dilini kavramış olarak dönen Füsun Onur’un erken dönem yapıtlarında, oyuncu bakışının soyut bir biçimselliğe kavuştuğuna tanık oluruz. Mekânı içeren aynalar, hiçbir yere çıkmayan merdivenler, yürüyüşe çıkmış çizgiler; katlanan, buruşan yırtılan tuvaller; tüm bu ilk yapıtlar, resim ve heykelin sınırlarını sorgulayan, malzemesiyle oynayan, mekânla bütünleşerek kendi kendini konuşan özgün bir şekiller alfabesidir. Öte yandan Onur, sanatın içsel dinamikleri kadar hayatın kendisine de çok meraklı bir sanatçı başından beri: Şekillerle ifade bulan deneysel tavrının yanında, kendi dünyasından nesnelerle örülü asamblajlarında ve enstalasyonlarında, çocuksu ve oyuncu, hassas, meraklı, duyarlı, kırılgan ama aynı zamanda cesur benliğinin yansımaları bulunur. Aykırı malzemeler kullanmaktan, bunları kendine özgü sistemlerle bir araya getirmekten, izleyicinin genellikle kolay anlam veremediği nesne düzenlemeleri yapmaktan hiç çekinmemiş, sanatının ruhunu kavrayamayacak kimselere hiçbir zaman ödün vermemiş bir sanatçı Onur. En çekici yanı da belki bu. Her ne kadar 1970’lerde Türkiye’nin saldırgan sanat ortamı onu Amerikan sanatını taklit etmekle suçlamış olsa da o aslında gerçekten kendi olabilmiş nadir sanatçılarımızdan.
Dolayısıyla Onur’un yapıtlarıyla karşılaştığınızda, kendi dünyasını samimiyetle açık edebilen bir insanla, bir kadınla tanışırsınız. Çocukluğunun eviyle, aile ritüelleriyle, İstanbul ve Boğaz yaşantısıyla, eski fotoğraflarla, eski sandıklarda saklanmış tüller, giysiler, oyuncuklar, boncuklar, dantellerle ifade bulan bir hayatın akışıyla karşılaşırsınız. Bir açıdan bakıldığında Onur’un sanatı sadece kendini anlatır, çocukluğundan günümüze Kuzguncuk’taki kendi evindeki, kendi ruh kozasındaki ‘masumiyet müzesi’nin uzantısıdır. Ama bir başka açıdan Füsun Onur, kendinden öte, eski İstanbul ruhunun görüntüsü ve sesidir.
Arter’deki serginin en belirgin özelliği, Onur’un kim olduğuna, nasıl yaşadığına, nasıl ürettiğine odaklanması. Hatta öyle ki bu sergi için Fabrice Maze’in Andre Breton için yaptığını, Ali Kazma çok benzer bir kurgu ve üslupla ‘Ev’ adlı videosunda Füsun Onur için yapmış; sanatçının evini/atölyesini ve biriktirdiği nesneleri, bir hayatın tılsımları olarak, büyüsünü bozmadan adeta dokunabilecekmişiz gibi karşımıza koymuş. Gerçek bir ev ziyaretinin yerini tutmasa da bu sergi için seçilmiş yapıtlar, evinden getirilen eşyalar ve ‘Ev’ filmiyle Onur’un dünyasının kapısı aralanmış diyebiliriz. Onur’un en iyilerini, klasiklerini, bir sanatçıya dair ilk ipuçlarını hep bir arada bulabileceğiniz, kaçırılmayacak bir sergi.