Perdeyi açmazsan girmez aşk içeri

Perdeyi açmazsan girmez aşk içeri
Perdeyi açmazsan girmez aşk içeri
Genç oyuncu Aslıhan Erguvan, bu kez yazıp yönettiği 'Lulabay: Bir Cihangir Hikâyesi' oyunuyla İstanbul Tiyatro Festivali'nde. Başrolde ise Nesrin Cavadzade var
Haber: İPEK İZCİ / Arşivi

Aslıhan Erguvan, 32 yaşında genç bir tiyatrocu. Konservatuvarda oyunculuk eğitimi aldı. Oyunculuğun yanı sıra son dönemde tiyatroda yönetmen olarak da karşımıza çıkıyor. Murat Daltaban, Mehmet Ergen, Işıl Kasapoğlu gibi yönetmenlerle çalışan Erguvan, geçen yıl Talimhane Tiyatrosu’nda ‘Tilt’ adlı oyunu sahneye koydu, Londra’da Max Hohen’in yönettiği ‘Queen of Spades’in yardımcı yönetmenliğini üstlendi. Halen Hareket Atölyesi’nde Zeynep Günsür ile çalışıyor. Erguvan, bu kek yazar, yönetmen ve dramaturg olarak imza attığı ‘Lulabay: Bir Cihangir Hikâyesi’ oyunuyla 18. İstanbul Tiyatro Festivali’ne katılıyor. 

‘Lulabay’, ruh ve bedenin yer değiştirmesi, evi olanlar/olmayanlar, dış dünyaya direnen iç dünya, kendini gizlemek ama becerememek ve iki arada kalmış aşkın öyküsü. Oyunun başrolünde ise geçen ay Ankara Film Festivali’nde ‘Güzel Günler Göreceğiz’ ve ‘Yangın Var’la en iyi kadın oyuncu seçilen Nesrin Cavadzade var. Cavadzade’ye Zuhal Gencer Erkaya, Nail Kırmızıgül ve Fatih Sevdi eşlik ediyor. “Hayalimde hep bir masal akışı vardı. Uzun süre birçok ülkenin ninnilerini dinledim, oyunun ruhuna en çok hitap edenini buldum” diyor Aslıhan Erguvan ilk önce. ‘Oror im Pahlahs’ adlı bir Ermeni ninnisi ile başlıyor ve ‘iyi geceler’ ile bitiyor oyun. ‘Lulabay’, aslında bir taşınma hikâyesi… Bir yönüyle de barınma, güvenlik ve açlık gibi temel ihtiyaçlar, onların yokluğuna ve bu ihtiyaçları gidermenin zorluğuna değiniyor.
Taşınmaya gelince, konuyu şöyle açıyor Erguvan: “Herkesin hayatta evle ilgili bir problemi illa ki vardır. Kendi evime çıktım, kirasını ödeyebilmek için uğraştım. Çok kötü veya çok güzel evlerde oturdum. O çok güzel evlerden ayrılmak bazen ruhsal bir travmaya dönüştü.” 

Taşınmayla bedenin yer değiştirmesini biliyoruz, tamam. Peki, işin ruh kısmı? Bu noktada eşyaların, insanların, mekânların enerjisine, her şeyin birbirini etkilediğine inandığını söylüyor Erguvan. O yüzden bir yerden taşınsak da bir şekilde ruhumuzdan bir parçayı orada bıraktığımızı düşünüyor. “Ya da” diyor, “Başka bir yere taşındığımızda oranın ruhu bir şekilde bize temas ediyor.” 

Bu maddeciliğin, kendisine tıpkı ev sahibi olmak gibi geldiğini ve bir ucunda ölümü barındırdığını belirtiyor. Öldükten sonra ilişkiler ne kadar devam ediyor? Ölüm, bir ilişkiyi sonlandırabilir mi? Öldükten sonra o bir türlü sahip olamadığımız eve sahip olabiliyor muyuz? Bunlar Erguvan’ı yolculuğa çıkaran sorular. Zira ‘Lulabay’, hem ruhen hem bedenen yerinden edilmişlerin hikâyesi… “Belki bu yüzden Ermeni ninnisi beni bu kadar etkiledi” diyor ve ekliyor: “Bu topraklardaki o enerji de vücudumuzda, genlerimizde bence.” 

Sadi Güran’ın çizdiği oyun afişine gelirsek… Nötr yüzlü bu adam karşımızda. Çizimin, etiketleri anlattığını söylüyor Erguvan: “Kâğıt bebekler gibi üzerimize tık tık bir şeyler takılıyor. Oyun bir noktada iletişimsizlik ve iç dünyayı gizleme hikâyesi de olduğu için onlar aslında bizi gizleyen kılıflar. Metindeki insanlar biraz etiket insanlar. İster istemez insanlar bizi etiketlemek zorunda bırakıyor sonra bir bakıyoruz o etiketle kalakalmışız.”
‘Peki, iç dünyamız nasıl tepki veriyor buna?’ diye soruyorum, oyunda çok yaşanılası aşkların olduğunu fakat bu aşkların bir türlü adam gibi yaşanamadığını söylüyor. Nedenini ise şöyle açıklıyor: “Açamıyorsun kalbini. Diyorsun ki ‘Acaba bu aşk için çok mu yaşlıyım?’, ‘Yeterince güzel değil miyim?’ Böyle sorularla aşkı bloke ediyorsun. Ya da derdin varsa bunu karşındakiyle paylaşamıyorsun, diyemiyorsun ki ‘Ulan ben b*k gibi hissediyorum ve yanında ağlamaya utanıyorum’. Halbuki bunu desen her şey çözülecek. Ama diyemediğin için o perdeyi bir türlü açamıyorsun. O perdeyi açmazsan da güneş içeri giremez.”
‘Lulabay: Bir Cihangir Hikâyesi’ bugün 20.30’da, yarın 17.30 ve 20.30’da Salon İKSV’de izlenebilir.

Nesrin Cavadzade: Tiyatro aklımda hiç yoktu
İlk kez tiyatro yapıyorsunuz. Nasıl kesişti yolunuz ‘Lulabay’ ile? 
Aslıhan’la ‘Dilber’in 8 Günü’ filminde tanıştık. Sonra 4-5 ay önce Ziyşan Uğurlu’nun atölyesinde karşılaştık. Orada oyundan, rollerden ve kafasındaki oyunculardan bahsetti bana. Bir oyuncunun birden fazla rolü oynaması beni çok cezbetti. Sahne üzerinde her an göz önünde olmak, sahneden hiç çıkmamak heyecanlandırdı. Ve “Projenin bu kadar içindeyken, neden gerçekten içinde değilim?” diye sordum içimden ama bir yandan da şunu düşünüyorum: Ben farklı bir disiplinden geliyorum ve kamera önü oyunculuğu çok ayrı. O yüzden “Neden beni düşünmüyorsun” diyemiyorum Aslıhan’a. ‘Lulabay’da oyuncular cinsiyetsiz. Hem erkek hem kadın hem hayvanlar. O rollerden biri de kedi. Kedileri inanılmaz severim, biraz da bunun etkisiyle Aslıhan’ı aradım, projede olmak istediğimi söyledim... 

Şimdiye kadar hep sinema , TV işlerinde yer almıştınız... 
Sinema - TV mezunuyum, yönetmenlikten geliyorum. Kısa filmlerim, belgesellerim var. En başından beri tiyatro benim için bir seçenek bile değildi, aklımda hiç yoktu. Tamamen sinemaya odaklanmıştım. Tiyatronun bambaşka bir çalışma biçimi gerektirdiğini biliyordum ama kâğıt üstündeydi bu bilgi. Bütün bu süreçlerden geçmiş olmak beni çok zorladı ama artık cebimdeki taşlardan biri tiyatro. Dolayısıyla oyunculuğuma çok büyük katkısı olacak.

FESTİVALDE BUGÜN
KAFKA’NIN MAYMUNU: Festivalin merakla beklenen yabancı oyunlarından. İngiliz Young Vic Theatre Company yapımı oyun, bireyin yabancılaşması, daha doğrusu yabancılaşması üzerine. Kenter Tiyatrosu, 14.00 ve 18.30

AH SMYRNA’M, GÜZEL İZMİR’İM: Tiyatro Pera’dan Nesrin Kazankaya’nın yazıp yonettiği oyun, Mübadele Yasası’nın çıktığı 1923 yılında İzmir’de geçiyor ve göçe hazırlanan bir Rum aileyi izliyor. Caddebostan Kültür Merkezi, 20.30