Performans sanatının büyükannesi

Performans sanatının büyükannesi
Performans sanatının büyükannesi

Bedenin ve zihnin sınırlarını zorlayan çalışmalarıyla Marina Abramoviç, performans sanatının en büyük ustası. FOTOĞRAFLAR: AP

Marina Abramoviç için New York'taki MoMA'da büyük bir sergi açıldı. Sergi öncesi buluştuğumuz Abramoviç, 'Üç ay boyunca yerimden ayrılmayacağım. Daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştım, bana şans dileyin' dedi
Haber: BURCU YÜKSEL / Arşivi

LONDRA  - Konu kendi beden ve zihninin sınırlarını zorlamaya gelince dünyaca meşhur performans sanatçısı Marina Abramoviç, durmak bilmiyor. 30 yılı aşan kariyerinde Abramoviç jiletle karnına komünist yıldızı  çizmesinden kafa derisi soyulana kadar saçını taramasına, sesi kısılana kadar bağırmaktan, buz kütlesinin üzerinde çırılçıplak yatmaya kadar kendiyle boy ölçüştüğü sayısız performans gerçekleştirdi.
Kendi tabiriyle performansın büyükannesi olan Abramoviç kariyeri boyunca dünyanın dört bir ucunda zihin ve bedenin keşfedilmemiş limitlerini zorlamış olsa da en parlak noktasına New York MoMA’da açılan ilk geniş çaptaki retrospektif sergisiyle ulaşmış olacak. ‘Marina Abramoviç: The Artist is Present’ (Marina Abramoviç: Sanatçı Mevcut). İki hafta kadar önce açılan sergi, 31 Mayıs’a kadar sürecek.
Abramoviç için performans sanatını ve fikirlerini genç sanatçılara aktarmak, öğretici olmak da çok önemli. 1994-2004 yılları arasında Almanya’daki Braunschweig Sanat Üniversitesi’nde profesörlük yapan sanatçı, ayrıca çeşitli sanatçılara eğitim atölyeleri düzenlemeye devam ediyor. 

‘Amerika çok yozlaşmış’
Abramoviç için sanatçının her şeyden arınıp kendi özünü bulması çok önemli. Bunun için kimi zaman Hindistan, Uzakdoğu gibi yerlerde inzivaya çekilen Abramoviç kosher tuz ve karbonat ile yaptığı uzun banyolar ve saman davullarını dinleyerek zihnini boşaltıyor. Ayrıca Budizm ve antropolojiye ilgisi de sonsuz. 30 yıl Amsterdam’da yaşadıktan sonra New York’a yerleşen Abramoviç’e Batı ve Doğu kültürlerine bakışının sanatına etkisini soruyorum. Acaba 2012’de açılışı planlanan Marina Abramoviç: Performans Sanatını Koruma Enstitüsü’nü kurmak için New York’u seçmesinde buna bağlı bir sebebi var mı? 
“Öncelikle, Amerika’yı çok yozlaşmış ve rahatsız bir toplum olarak görüyorum ve bence sanatçıların böyle toplumlarda üretim yapmaları gerekiyor. Bu nedenle Amerika’da bulunmam benim için doğru bir seçim. Amerikalılar kişisel merkezlerini, zaman ve yasam kalitesiyle olan ilişkilerini kaybederek tam anlamıyla materyalist bir kültür oluşturdular ve işte bu nedenle kurmakta olduğum enstitütünün işlevini en iyi burada yerine getireceğine inanıyorum. Avrupa’da durum biraz daha farklı çünkü insanlar hâlâ kendi öz nitelikleriyle değerlendiriliyorlar, Amerika’daki gibi ne kadar paraları olduğuyla değil. Doğu’ya gitmeye devam ediyorum kendimi eğitmek için ve öğrendiklerimi Amerika gibi rahatsız toplumlarda çalışmalarıma yansıtarak burada da işleyecek bir konsept yaratmaya çalışıyorum.”
Şu anda Amerika’daki toplumsal kültürü etkilemek için bütün kozlar Abramoviç’in elinde gibi. İnanılmaz yoğun bir programı olan sanatçı, MoMA’da bu hafta açılacak olan retrospektif sergisi ve kuruluş aşamasındaki enstitüsü dışında yeni bir biyografi, Robert Wilson ile bir tiyatro projesi ve HBO’nun yapımcılığını üstlendiği ‘Marina’ belgeselinin çekimleri devam ediyor. Belgesel ekibi, sanatçıyı MoMA’daki tarihi performansın hazırlık günlerinde her an takip ederek yaşamına ve sanatına ilginç bir bakış açısı getireceğe benziyor. ‘Marina Abramoviç: Sanatçı Mevcut,’ Abramoviç’in şimdiye kadar gerçekleştirmiş olacağı en uzun sureli performans, zira performans müzenin atriumunda, üç aylık sergi süresince, müzenin açık olduğu bütün saatlerde devam ediyor. Peki kendisini zihinsel ve fiziksel olarak bu kadar zorlayan performanslara acaba nasıl hazırlanıyor?
Tam bir asker gibi! Diyerek kahkahalar atıyor. MoMA’daki sergisine hazırlık için önce Hindistan’da bol yogalı bir inzivaya çekildikten sonra New York’a döndüğünden beri her gün bir diyetisyen ile çalışıyormuş.
“Tam denge diyeti uyguluyoruz, çok hafif ama vücuda gerekli olan tüm mineral ve vitaminlerle besleyici ve en önemlisi sindirimi kolay. Çünkü üç ay boyunca sabah performansa başladıktan sonra yerimden ayrılamayacagım, tuvalete de gidemem. Akşam müzeden eve döndüğümde egsersiz yaparak kan dolaşımımı ve vücudumun sağlığını koruyacağım. Aynı zamanda üç ay süresince hiç kimseyle konuşmayacağım. Roportaj vermeyeceğim, telefonumu asistanım alacak ve bilgisayarım da olmayacak. Bütün iletişimimi keseceğim, ilk konuşacağım gün 1 Haziran olacak. Bana şans dile, daha önce böyle bir şeye hiç kalkışmamıştım!” 

‘Eserin ismi olmalı’
Eserlerin isimleri de Abramoviç için çok önemli; “Birçok sanatçı ‘isimsiz’ işler yapıyorlar, bence bu adı olmayan bir çocuk gibi! İsimler eserlerdeki şiirselliği ve derin anlamı ifade etmeliler.”
Özellikle şu anda çalıştığı projelerin isimlerine dikkat çekiyorum, Robert Wilson ile üzerinde çalıştığı tiyatro projesi ‘Marina Abramoviç’in Hayatı  ve Ölümü’ ve yakın zamanda çıkacak yeni biyografisi ‘Marina Abramoviç Ölünce’ olarak adlandırılmış. Peki neden bu ölüm temasına geçiş?
“Bu benim ölümle başa çıkma yolum. Biliyorsun ki herkeste bir ölum korkusu var ve bundan ancak yüzleşerek kurtulabilirsin. Senin Türk kültürünle benim Balkan kökenlerim bu konuda çok benziyor, bizde mesela mezarın başında ağlamaları için kadınlar tutarız. 103 yaşında ölen büyükannem 60’ından sonra her zaman dolabında cenazesi için ütülü, hazır kıyafetlerini saklıyordu!  Moda değiştikşe kıyafet de değişiyordu tabi, mesela puantiyeli elbisesi gidiyor yerine kahverengi geliyordu, sonra da koyu lacivert. Her zaman cenaze kıyafetlerini hazırlıyordu ve 103 yaşına kadar yaşadı! Ölümü ne kadar çok hayatın parçası yaparsanız, ne kadar az korkunuz olursa o kadar bilinçli ve hazırlıklı olursunuz ve bence bu bir insan çok onemli bir unsur. Mutsuz, tatminsiz ve korku içinde yaşamımın sona ermesini istemiyorum ben, ölum bir kutlamadır. Sufilere göre hayat bir rüya, ölüm ise bir uykudan uyanma halidir. Ben korkusuz uyanmak istiyorum.”

‘Nezaket, gerçek bir sanatçı’
Almanya’daki yıllarından bir Türk öğrencisini, Nezaket Ekici’yi soruyorum kendisine. “Nezaket kesinlikle diğer öğrencilerimden ayrıydı.” diyor: “Bu farklılık Türk kültüründen olduğu gibi kendi karakterinden de kaynaklanıyordu tabi. Mesela çıplaklığa kesinlikle karşıydı. Bazı performanslar çıplaklığı gerektirebilir ve Nezaket’in en başından beri hiçbir koşulda elbiselerini çıkartmayacağı ve çıplaklığın önemli olduğu performanslarda yer almayacağı kesindi.  Sonra bakirelik ile olan ilişkisi de enteresan. Nezaket inanıyordu ki bakireliğini kaybetmesiyle sanatçının üretkenliğini sağlayan enerjiyi yitirecekti. Deli bir inanç bu! Ve belki de Nezaket’i farklı kılan en önemli özelliği onun nadir bulunan muazzam azmi ve motivasyonu. Delicesine inatçı ve çalışması inanılmaz zor birisidir fakat sonuç her zaman çok güçlü oldu.
Eserlerine bütün konsantrasyonunu, fikirlerini ve hayatını aktarabilen, tam anlamıyla gerçek bir sanatçı kendisi.”