'Plevne Savaşları' roman oluyor

'Plevne Savaşları' roman oluyor
'Plevne Savaşları' roman oluyor
Plevne'nin "tanımadığımız" kahramanlarını anlatan roman yayımlanmadan önce, kitabın yazarı Mehmed Niyazi Plevne'ye gideceğini söyledi.

1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşı sırasında Gazi Osman Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusunun, Rus ordusuna karşı savunduğu Plevne’yi konu alan romanını tamamlamak üzere olan Yazar Mehmed Niyazi, Plevne’nin "tanımadığımız" kahramanlarını anlattı.

İslam Araştırmaları Merkezi İSAM’da araştırmalarını sürdüren Mehmed Niyazi, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Plevne savaşlarında yaşananları bugüne kadar yaptığı çalışmalarla doğru tespit ettiğine inandığını belirtti.

Niyazi "Şimdi olaylardan taviz vermeden roman yapacağız. Roman gün ışığına çıktı. Yayımlanmadan önce Plevne’ye gideceğim. Öyle yaparım. Bakarım yazdığım ile oradaki coğrafya uyuyor mu, o tepeler yazdığım gibi mi? Romanı sağlık problemin olmasa bu senenin sonuna doğru bitirmek istiyorum" diye konuştu.

Osmanlı’nın birinci Plevne Savaşında üç bin, ikincide dört bin, üçüncüde beş bin civarında kayıp verdiğini, Rusların kaybının ise çok daha fazla olduğunu kaydeden Niyazi, Plevne’de Osmanlı’nın kaybının Ruslara esir düştükten sonra arttığını söyledi.

Niyazi "5-10 gün karda bekletiyorlar bizim askerimizi. Sonra kimisinin ayağı yalın, elbiseleri yırtık. Plevne yani Bulgaristan’ın ortasından Rusya’ya karlı bir havada gönderiyorlar. Orada esirlerimizden dokuz bin civarında kaybımız var. Orada bizim bir Çerkez süvari birliğimiz vardı, çok büyük hizmetleri oluyor o savaşlarda. Uzun uzun anlatıyorum onları, çünkü çok büyük fedakarlıkları oluyor" dedi.

Niyazi, Plevne’deki Müslüman Türklerin de Osmanlı savaşı kaybedince kıyıma uğradığını, Rusların yağmasında ölen sivillerin sayısının bile bilinmediğini kaydetti.

Mehmed Niyazi şöyle konuştu:

"Plevne, bizim omurgamızın kırıldığı savaş. Savaşı ortaya çıkaran Mithat Paşa, Mütercim Rüştü Paşa, Redif Paşa. Ben bunları tanımak istedim. Devletimizde oynadıkları rolleri saptamak istedim.

Bu savaşta çok büyük toprak kaybımız oldu. Oldu ama, Abdülhamit Han -ki o zaman genç bir adam- Berlin Konferansı’nda bir tek mermi atmadan Rusları gene Tuna’nın ötesine attı. Bu diplomatik dehayı bütün dünya görmezlikten geliyor. 180 bin kilometre kare toprak kaybıyla o büyük faciayı atlatabildik."

Yunus Bey, Silivrili ve diğerleri…

Niyazi, Plevne savaşlarının kahramanlarının Avrupa tarafından çok iyi bilindiğine ancak Türkiye’de tanınmadığına dikkati çekti.

Plevne’de Rusların meşhur generali Mihail Skobelev’in karşısında Yunus Bey’in olduğunu hatırlatan Niyazi, şunları anlattı:

"Skobelev çok yaman bir adamdır. Savaşa girmeden önce ’ölümüz temiz bulunsun’ diye yıkanır. Savaşa girerken beyaz bir ata biner, beyaz bir elbise giyer. Bunları fiyaka olsun diye yapmaz. Lakabı, ’Kurşun İşlemez Paşa’dır. ’Ordu beni başında bulsun, galeyana gelsin, iyi harp etsin’ diye düşünür. Onu bugün bütün Rus ve Avrupa dünyası tanır. Bunu Osman Paşa bilirdi. Karşısına Yunus Bey diye bir albayımızı koyar.

Yunus Bey’le Skobelev savaştığı zaman bütün Avrupa basını ’Tanrıların savaşı başladı’ diye manşet atarlar. Yunus Bey, üç defa da Skobelev’i perişan etmiştir. Her defasında beş-yedi bin ölü bırakarak çekilmiştir. Ama bizim hiç bir insanımız Yunus Bey’i bilmez tanımaz. Plevne’den çıkmak için yapılan yarma harekatında şehit olmuştur. Yunus Bey’den Alman, Fransız, İngiliz basını çok bahseder.

Plevne’nin diğer bir kahramanı Silivrili Mustafa Bakkal Çavuş’dur. Yetim büyümüş, Yemen’de Sivastapol’da bulunmuş, 52 yaşındayken Plevne’de bulunmuş, kendi kendine Arapça, Bulgarca öğrenmiş, ömrünü cihada vermiş. Her derde çare bulduğu için, mesela tütün yok, buluyor, iki-üç saat sonra elinde birkaç kilo tütünle geliyor. Kahramanca harp ettiği ve her derde deva olduğu için buna ’Bakkal’ lakabını takmışlardı."

Yemen Ah Yemen

Osmanlı’nın en çetin cephesinin Yemen olduğunu söyleyen Niyazi, orada yaşananları anlattığı, 22 bin adet satan "Yemen Ah Yemen" adlı romanını ortaya koyarken kaynak sıkıntısı çektiğini ifade etti.

Niyazi, ansiklopedilerin "Yemen’de ölen Osmanlı askerinin sayısını tarih tespit etmekten ürküyor" diye tanımladığı Yemen’de yaşananlar hakkında sadece iki tane kitap olduğunu, ancak Yemen savaşının son dönem dramlarını anlatan bir kitap bulamadığını dile getirdi.

Yemen arşivinde inceleme yapan ve bütün arşivi tarayan Mehmed Niyazi, şunları aktardı:

"Yemen’in iki büyük sıkıntısı vardı. Biri fakirlik, biri cahillik. Bunları zaten birbirinden ayıramazsınız. Yemen halkı çok koyu Müslüman. Fakat bu El Ezher Üniversitesi, aşağı yukarı son yüzyılda İngilizlerin üssü haline gelmiş. Kuzey Yemen’de Şeyh İdrisi diye biri var. İngilizlerin gizli desteğiyle çok büyük bir cami yapmıştır. Onu gündüz görmek mümkün değildir, bütün gün Allah ile halvet halinde olduğunu yayarlar, akşam yatsı namazını kıldırır sonra cemaatle sohbet eder. Yüzü alev gibi parlar. Bu yüzü gören Fransız, İngiliz, İtalyanlar hemen Müslüman olurlar. Müslümanlar da düşünür; ’bunlar neden Müslüman oluyor, biz niye onun peşine takılmıyoruz’ diye. Osmanlı devleti öğreniyor niye bunun yüzü böyle parlıyor. Çünkü akşam oldu mu yüzüne fosfor sürüyor. Karanlıkta parlayınca onlar da nur parlıyor diye bunun peşine takılıyorlar. Yemen’de böyle çok dessasça yapılmış çalışmalar var."

Yemen’in casuslar tarafından neredeyse ele geçirildiğini ifade eden Niyazi, Lawrence’ın da bağlı olduğu, İngiltere’de doğmuş büyümüş, Londra Üniversitesi’ni bitirmiş olan Weiman Bury adlı casusun, Müslüman olarak Abdullah Mansur adını aldığını, inanmadığı halde 50 sene beş vakit namaz kılıp, Pazartesi-Perşembe oruçları tuttuğunu söyledi.

Toprak altında zenginlikleri olan, Afrika’nın kilidi Yemen’de Osmanlı askerlerinin İngilizlere ve casuslarına karşı çok büyük mücadeleler verdiklerini anlatan Niyazi şunları kaydetti:

"Halk yine de Osmanlı’dan yanadır. Daha sonra Osmanlı Meclisi kurulduğu zaman Yemen’den heyet bile gelir, ’Siz bizi de temsil ediyorsunuz biz de size milletvekili gönderelim’ der. Mustafa Kemal Paşa ’şu anda şartlarımız müsait değil. Ayağımız düz bastığı zaman sizin vekillerinizi de mecliste göreceğiz’ demiştir.

Yemen’in yüzde 40’ı Şii, yüzde 60’ı Sünnidir. Sünniler çöl kısmında yaşarlar. Şiiler tahrike daha müsaittir, zaman zaman Osmanlı’ya karşı baş kaldırmışlardır. Ama 1900 senesinden itibaren bunlar hep sona ermiştir. Sebebi de Osmanlıdan çıkan Fas, Tunus, Cezayir’de Avrupalıların yaptıkları katliamları görünce Avrupalılarla Osmanlı’nın bir olmayacağını anlamıştır. Osmanlı Yemen’e her sene surre alayları, İstanbul’dan yiyecek gönderirdi."

43 kişinin savaşı
Birinci Dünya Savaşında Yemen’de 7. Kolordunun kumandanı Ahmet Tevfik Paşa ile bulunduğunu, sadece İngilizlerle Aden şehrinde savaşıldığını anlatan Niyazi, iki tarafın da lehine sonuçlanmayan savaşla birlikte İngilizlerin de orada yayılma imkanı bulamadığını söyledi. Niyazi, İngilizlerin tahriki ile Mekke’de Şerif Hüseyin Paşa ayaklanınca, çölde Bedevi güçlerin de bu ayaklanmayı desteklediklerini dile getirdi.

Osmanlı’nın, Yemen’deki birliklerle güneyden Şerif Hüseyin’i ve İngilizleri vurmayı planladığını söyleyen Niyazi şunları kaydetti:

"Yemen abluka içinde olduğu için, oraya gidip gelmek son derece zor. Bu zorluk Yemen’de açlık, kıtlık meydana getirmiştir. En sonunda 1917 senesinin başında bizim İstanbul’dan 300 bin altınla beraber 43 kişi Yemen’e hareket ederler. Oradaki birliklerimizi arkadan savunmak ve aylardan beri aç olan Yemen ordumuza para vermek için. İngilizler bu altınların Yemen’e gitmesinden haberdar oldukları için Cendere diye bir mevkide bu 43 kişiyi kuşatırlar. Orada bir gün bir gece 25 bin kişiyle 43 kişinin savaşı olur. Dört kişi hariç bizimkilerin hepsi ölür. Eşref Kuşçubaşı, Süryani İsa, başka bir İsa daha ve Arnavut çocuğu Mamaka Mustafa. Bunların dördü esir olurlar. Buradaki harp Medine’ye intikal eder. Medine İstanbul’a bildirir. İstanbul telgrafla Ahmet Tevfik Paşa’ya der ki Bizim artık sana daha göndereceğimiz para yok. Orada durum neyse ona göre hareket et, en iyisini yapacağına inanıyoruz’ Ahmet Tevfik Paşa ’Ben koskoca orduyu nasıl açlıkla teslim edeyim’ derken bir gece yaveri gelir. ’Seni bir zenci görmek istiyor’ der. Bu kişi o harpte biz çembere alınırken 300 bin altını kaçırmış Zenci Musa’dır. Getirir, altınları teslim eder. Ama Eşref Bey falan teslim olduğu için arkadan vurma şansımız olmadı. Mondros mütarekesiyle beraber 7. Kolordumuz mütareke gereğince İngilizlere teslim oldu. Onları da Mısır’daki esir kamplarına gönderdiler.

Zenci Musa, oradan Anadolu Harekatı için İstanbul’a döndü. Burada saklanan tüfekleri, mermileri Anadolu’ya geçirmek işine girdi. Sudanlıydı. Dedesi Mısır’a gelmiş sonra Girit’e taşınmış. O, Girit’te doğmuş, dedesi onu İslam ahlakıyla ahlaklansın diye yanına almış. Yaşadığı mahalle Türk mahallesiymiş, Türkçe öğrenmiş. Sonra 1911’de Libya’ya çıkarma yapan İtalyan askerlerine karşı koyan Osmanlı subayları gelmiş. O da tüfeğini almış, İtalyanlara karşı harp etmek için Libya’ya gelmiş. Orada Eşref Bey’le tanışmış ve Eşref Bey’in peşinden ayrılmamış. O zaman, herhangi bir askerin savaşlarda büyük hizmetleri geçtiğini tümen kumandanı veya daha üst rütbeli bir subay tasdik ederse devlet o askere maaş bağlıyordu. Ali Said Akbaytugan Paşa, Beyazıt Camisinde gördüğü Zenci Musa’nın halinin perişanlığını fark etmiş. ’Müracaat et, ben de tasdik edeyim. Sana maaş bağlasınlar’ demiş. Musa da buna karşı, ’Asırlardan beri İslam’ın yükünü çeken bu milletten ben nasıl maaş alabilirim, paşam’ diye cevap vermiş ve maaş bağlanmasını istememiş. 1920’lerde burada Üsküdar Sultantepe’de ölmüştür. Kabri burada ama üzerinde mezartaşı olmadığı için bulamadık." (aa)