Politik bir eylem olarak sanat

Politik bir eylem olarak sanat
Politik bir eylem olarak sanat
27 Nisan'da başlayan Berlin Bienali'nin temel derdi sanatsal eylemi politik eyleme dönüştürmek. Küratör Zmijewski'nin ifadesiyle bienal, "Sorular sormak yerine, cevaplar bulmakla" ilgileniyor
Haber: AZRA TÜZÜNOĞLU / Arşivi

Türkiye sanat gündemi, Sotheby’s müzayedesine kilitlenmiş, pazardan, satış rakamlarından ve rekorlardan –ve ticari hüsranlardan- başka konuşulan konu kalmamışken, Avrupa’nın ortasında, Berlin’de, reel politika içinde sanatın yeri ve sanatın/sanatçının sorumluluğunun tartışıldığı bir bienal açılıyordu. Provokatif işleriyle tanıdığımız sanatçı Artur Zmijewski’nin, yanına küratör Joana Warsza ve Rusların son zamanlarda korkulu rüyası haline gelen, Klaus Biesenbach’ın deyimiyle “içerinin dışarısını gösteren” aktivist grup Voina’yı (Türkçesi savaş) alarak hazırladığı Berlin Bienali, 27 Nisan’da açıldı.
Basın toplantısına katılanlar, hiç de alışılmış bir bienalle karşı karşıya olmadığımızı hemen anladılar. Zira küratörler, verili formlar üzerine yeniden düşünme-tartışma arzusunu, mekânın politikasından başlatarak, standart yerleşim düzeni olan, bir platform üzerine yerleşmiş konuşmacılar ve dinleyiciler formunu bozmuş ve bu düzeni herkesin katılabildiği bir ‘forum’a dönüştürmeyi tercih etmişlerdi. Biesenbach, Zmijewski ve Warsza’nın konuşmaları boyunca vurguladıkları temel mesele, klasik bir sergi/bienal yapmaktan ziyade, sanatın gerçek hayat için ne yapabileceğiyle ilgilendikleriydi. Evvelki Berlin Bienali küratörlerinden Maurizio Cattelan’ın yaptığı gibi, bine yakın sanatçı stüdyosunu ziyaret etmek yerine, politik eylemlere katılmayı tercih ettikleri aşikârdı.
Hafızanın politikası, sosyal-toplumsal hareketler, izleyicinin bugünkü anlamı bienalin temel tartışma çerçevesini oluştururken, agonistik ve performatif küratörlük olarak tanımladıkları, farklı politik-ve kendilerinin çok da benimsemedikleri politik görüşleri savunan sanatçı/eylemcileri de dahil etmeye çalıştıkları, ‘sergileyen değil, sunan bir bienal’ yapma arzuları, hem metinlerde hem de bienalin kendisinde okunabiliyordu. Bu bağlamda, bienale Türkiye’den katılan tek sanatçı olan Burak Arıkan’ın, sanatçıların politik eğilimlerini gösteren haritası, bu agnostik yaklaşımın bir nişanesi gibiydi. Bienale başvuruda bulunan yaklaşık 5 bin sanatçının politik eğilimlerini haritalayan bu iş, ‘anarşist-sağcı’ gibi tuhaf kesişmeleri göstermesi açısından olduğu kadar, bugünün sanatının/sanatçısının politik eğilimlerini yan yana görme/üzerine düşünme şansı verdiği için de dikkate değerdi.
Yeni bir bakış açısı/politik durum öneren insanları (dikkat sadece sanatçıları değil!) bulmak, ve bir araya getirmek bu bienalin temel amaçlarından biri. Zmijewski’nin bienal kitabındaki notu ise aslında göreceklerimizin bir küçük özeti gibiydi: “Biz, sorular sormak yerine, cevaplar bulmakla ilgileniyoruz”.
Berlin Bienali ana mekanı olan KW (Kunst-Werke), bulunmaya çalışılan cevapların ilki olarak, tembel ve ne ile karşılaşacağını bilen, en bienal aşinası izleyicinin bile duraksayıp, burada neler oluyor diyeceği bir platforma dönüşmüş. Burada, izlenmesi zor videolar, anlaşılması güç enstalasyonlar, sanatın sınırlarını zorlayan artistik hareketler yok. Daha ziyade Occupy Wall Street hareketlerinden ilham alan, Auschwitz’den sonra sanatın pek de mümkün olamayacağına inananların bir araya geldikleri bir ‘işgal platformu’ var. Daha evvel (2008) Ahmet Öğüt’ün asfalt döktüğü geniş alanda, şimdi, dertleri, talepleri, tartışma atölyeleri, stencilleri, uyku tulumları ve sorularıyla yerleşik olan, onlara katılmanızı bekleyen eylemciler var. Ve onların, size gösterecekleri değil, soracakları var.
Berlin Bienali’nin temel dertlerinden biri, sanatsal eylemi politik bir eyleme dönüştürmek ve reel dünyada sözü geçecek bir sanatsal/politik durum yaratmak ise ikincisi de, Almanları hiç bitmeyen Auschwitz suçluluğu ile tekrar yüzleştirmek olsa gerek. Zmijewski’nin Polonyalı oluşu ve Yael Bartana gibi son zamanların en ‘gözde’ sanatçısının 3 milyonu aşkın Polonyalı Yahudiye Almanya’ya geri döner misiniz diye sorması, bu derin Holocaust yarasını yeniden kaşıyor. Şehrin dört bir yanına, parlamentoya, okullara, parklara Auschwitz’i unutmama ağaçları dikiliyor. Yeni fidanlar ise, KW’nin en üst katında, özel ışıklar altında, kökleniyordu.
Occupy Wall Street hareketi, Berlin’e, Arap Baharı’ndan daha yakın olsa da küratörler, ne Filistinli sanatçı Khaled Jarrar’ın gerçek pasaportlara yapıştırdığı sahte ‘Filistin Devleti’ pullarını ne de dünyadaki radikal grupların bayraklarından müteşekkil devletleşme performaslarını (NWS) bienale katmayı unutmuşlardı. Yanı sıra, Mısırlı bir telekom şirketinin hazır-yapım reklam panosu da, KW’nin avlusunda, bir unutmama nişanesi olarak yerini almıştı: Tahrir Meydanı’nda toplanmak üzere birbiriyle haberleşen Mısırlıların, bir anda bu şirket tarafından hatlarının kesilmesi ve her şey olup bittikten, Tahrir’de seslerini çıkaranlar kazandıktan sonra, sanki onları desteklercesine hazırladıkları reklam, paranın her zaman yolunu bulduğuna işaret ediyor olsa gerek.
Berlin’in ‘89 sonrası hiç bitmeyen inşa süreci, bienaline de sirayet etmiş, karşımıza inşa halinde bir bienal çıkmış: Yoğun bir konuşma/tartışma/üretme programının yanı sıra, medya aktivisti Pit Schultz ile wikipedia’ya benzer bir sanat kitaplığı olan ArtWiki kurulmuş.
Berlin Bienali, sokakla sanatı yaklaştırmaktan çok, bir kılmak istiyor, varolan gerçekliği korumak değil, gerçekliği yeniden üretmek istiyor, bunu, izleyicisini de bir politik eylemci olarak düşünerek/eylemine katarak yapmak istiyor. Ama kimi zaman teatral bir performanstan, iki kutuplu dünyada yaşayan bir nostaljik kahraman olmaktan kurtulamıyor. Gene de yapılan her şeyin büyük bir yıkımla sonuçlanabileceğini kabul ediyor ve risk alıyor. Sadece sergisinde değil, sergi yemeğinde de iyi ve adilden yana tavır alıyor. Yediğiniz gıdanın nerden geldiğini sorgulatıyor. Ve sanat dünyasına savaş açıyor. Bu savaşın, hâlâ bunca ‘sanatı’ içeriyor olması, kabul edilebilir sınırlar içinde olduğunu gösterse de hem Berlin Bienali geleneği içinde hem de bugünün sanatının geldiği noktada kendine yer bulacağı aşikâr. Biz beğensek de beğenmesek de Berlin’in ona yakışan bir bienali var.