Rebecca Horn ve kişisel mitolojiler

İstanbul'da ekim ayının son haftasında ilginç bir sergiler kesişmesi oldu: Birbirinden iki adım ötede iki farklı mekânda, 1970'li yıllarda tarih sahnesine çıkan Rebecca Horn ile 1990'ların parlayan yıldızı Tracey Emin'in sergileri aynı zamana denk düştü.
Haber: AHU ANTMEN / Arşivi

SANAT ELEŞTİRİSİ
İstanbul'da ekim ayının son haftasında ilginç bir sergiler kesişmesi oldu: Birbirinden iki adım ötede iki farklı mekânda, 1970'li yıllarda tarih sahnesine çıkan Rebecca Horn ile 1990'ların parlayan yıldızı Tracey Emin'in sergileri aynı zamana denk düştü. Biri Alman, diğeri İngiliz iki kadın sanatçı. Her ikisi de kendi döneminin sanatsal atmosferine ilişkin ipuçları veriyor; ayrıca her ikisi için de sanatsal ifade, çoğunlukla insan bedeninin arzu, haz, acı ve direnç noktalarıyla ilgili göndermeler içeriyor. Fakat biri, sanatta öncü bir tavrın mümkün olabileceği inancının henüz yitirilmediği bir dönemin sanatçısı: 1970'lerin muhalif ruhunu benimseyerek sanat yapmış, deneysel tavrıyla kendinden sonraki kuşaklara yol açmış. Diğerine gelince: 1990'larda İngiltere'nin stratejik adımlarla çağdaş sanat ortamına salvosu olan Genç İngiliz Sanatçıları'nın teşhirci prensesi. Özel hayatının mahrem yönlerini sergilediği için bütün dünyada adını duyurmuş. Kişisel itirafa dayanan yeni bir 'trend'in simgesi olmuş.
1970'lerden 90'lara uzanan süreçte bu iki sanatçı, sanat ve hayat arasındaki ilişkinin gelip dayandığı noktayı getiriyor akla. Horn'da sanatın gündelik olanı dönüştürebilme potansiyelini izliyoruz. Tracey Emin ise Platform'daki sergisinin de ortaya koyduğu gibi, sanatın hayatla ilişki kurarken tıkanmaya mahkûm olduğu bir noktadan hareket ediyor. İzleyicinin salt bir anlık şaşkınlığından yararlanıyor.
Rebecca Horn'un Borusan Sanat Galerisi'ndeki sergisi ise 1970'lerden günümüze uzanan süreçte o şaşkınlık anını sürekli bir merağa dönüştürebilmenin bir yandan da kendini tekrarlamadan tutarlı olabilmenin ipuçlarını veriyor. Kişisel itirafsa, onda da var: İnsan bedeninin sıra dışı durumlara olan dayanıklılığını sınayan işleri, kendi geçmişinin izlerini taşıyor. Gençliğinde geçirdiği bir akciğer enfeksiyonu nedeniyle iki yıl hastanede yaşayan sanatçının çoğu performans ve enstelasyonunda, ruh/beden ikililiği yerine bedenin kendi ruhu-acısı, kaybı, kaygısı ve hazzı ifade buluyor.
Üstelik ironisi eksik olmadan: Düşünün bir, burnunuzun ucuna takılan üç metrelik kalın bir hortumla hareket edebilir misiniz? Kafanıza geçirilen beş metrelik sivri bir sopayla yürüyebileceğiniz mesafe nedir? Bir odanın ortasında durup, her iki duvarına da dokunabilir misiniz? Bedeninizin dünyayı nasıl algıladığını düşündünüz mü? Borusan'daki sergide, Horn'un bu sorulara yanıt aramak için bedensel uzuvları andıran ilginç nesnelerle gerçekleştirdiği performansların çoğunu videodan izleyebiliyorsunuz. Bunların arasında, bugün artık bir klasik sayılan 1970 tarihli tek boynuzlu at performansı da var. Mitolojik bir temaya getirilen bu çağdaş yorum, Rebecca Horn'un 'kişisel mitolojisinin' belli başlı işlerinden biri.
Horn bir heykel sanatçısı, ama heykelin tanımını genişleten yapıtlarıyla tanındı. Özellikle performanslarında, onun heykeli bazen bedenin kendisi oldu. Bedenle resim yaptığı performansları da var; ayrıca tasarladığı aygıtlar arasında kendi kendine 'soyut dışavurumcu' resimler yapan mekanik tuvaller de. 1970'li yıllarda disiplinlerarası bir yaklaşımı benimseyen ilk sanatçılardan biriydi Horn ve kullandığı mecra ne olursa olsun ona dair sınırları genişletme çabası gösterdi. Borusan'da büyük, anıtsal enstelasyonlarının sadece ipuçlarını taşıyan işleri var; resimler, fotoğraflar, izleyiciyle bir tür 'iletişim' kurarak kendi kendine hareket eden işler... Dolayısıyla sergi bir bütün olarak Rebecca Horn'un sanatına çok küçük bir giriş niteliğinde. Yine de geçmişin video performanslarını art arda izleyebilmek büyük şans.
Rebecca Horn'un sergisi, 25 Aralık'a kadar Borusan Sanat Galerisi'nde.