@ErkanAktug

Reklamlarda gördüğümüz tatlı çocuklar yok!

Reklamlarda gördüğümüz tatlı çocuklar yok!
Reklamlarda gördüğümüz tatlı çocuklar yok!
Kutluğ Ataman'ın 51. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde en iyi film dahil beş ödül birden kazandığı sünnet komedisi 'Kuzu', nihayet gösterimde. Ataman'la Antalya'da yaptığımız 'Kuzu' söyleşisini yeniden sunuyoruz...
Haber: ERKAN AKTUĞ / Arşivi

Kutluğ Ataman’a 51. Antalya Altın Portakal’da en iyi film dahil toplam beş ödül kazandıran ‘Kuzu’, Erzincan’da karlar altında bir köyde geçiyor. Tüm yoksulluklarına rağmen sünnet ziyafeti vererek köyde kabul görmeyi arzulayan gururlu bir anne, Medine. Sünnetten ve kuzu alacak para olmadığı için sünnet şöleninde kendisinin kesileceğinden korkan bir çocuk, Mert. Herkese ayar veren çokbilmiş abla, Vicdan… Her şeyi “Bakarız” diyerek geçiştiren ve ‘kuzu’ parasını bir pavyon şarkıcısına ‘gönüllü’ kaptıran vurdumduymaz baba, İsmail... Günümüzde geçen mitolojik bir hikayeye tanık oluyoruz sanki. Hayli komik ve masal tadında ilerleyen hikaye, sonlara doğru trajediye evriliyor, fakat kahkaha hiç eksik olmuyor. ‘Kuzu’, aynı zamanda Türkiye sinemasında benzerine pek rastlayamadığımız türden hayli ‘cool’ bir köy filmi. Aralık ayında gösterime girecek ‘Kuzu’yu Kutluğ Ataman’la Antalya’da konuştuk.

Bir süredir memleketiniz Erzincan’da üretiyorsunuz. ‘Kuzu’yu da orada çektiniz. Nasıl gidiyor?
İlk başta ‘Aya Seyahat’ filmini orada çektim. Bu bir deneme süreciydi benim için. Daha sonra ‘Kuzu’yu çektim. Bu süreç içerisinde hem taşınmak hem de filmi çekmek kolay iş değil. Orada daha da uzun süre kalmak üzere sanat stüdyomun inşaatını başlatıyorum. Bundan sonraki görüşmemizi Erzincan’da yapıyor oluruz inşallah. Geçmişten beri İstanbul kültürel anlamda Türkiye’nin en büyük şehirlerinden biri olduğu için birçok sanatçı İstanbul’da eser verdi. Diğer şehirlere ancak sürgün edildikleri vakit gitmişler. Bunların arasında istisnalar mutlaka var. Genel olarak sanatsal üretimin bir ülkede tek merkezden çıkıyor olması bana göre mahsurlu. Bu durum o ülkeyi tam anlamıyla yansıtamaz. Artık diğer şehirlerde de kültür sanat etkinlikleri artmaya başladı. Hali hazırda bütün önemli kurumlar devlet anlamında Ankara ’da, özel üretim anlamında İstanbul’da. Tabi ki Antalya Film Festivali var ama festival bittikten sonra Antalya’da ne oluyor? Ben bu durumun artık yavaş yavaş değil hızlı bir şekilde gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. Zorlayıcı değil kendiliğinden gelişmesi gerekir. Ben doğal olarak Erzincan’a gidiyorum. Orası beni heyecanlandırıyor. Rahat hissediyorum, telefonumu kapatıyorum, senaryolarımı yazıyorum.

Peki ‘Kuzu’nun hikayesi tamamen Erzincan’da mı çıktı?
Kesinlikle orada çıktı. Hikayenin ilk fikri de zaten Erzincan’da geldi. Bu 10 yıl kadar uzun bir süreçti aslında. Uzun süre bunun üzerine düşünüp geliştirdim. Bir İstanbullu olarak bu senaryoyu Erzincan’a getirmektense hakikaten Erzincan’a ait bir şekilde ne kadar yapabilirim? Bunu tamamıyla başarabildiğimi zannetmiyorum. Orada bir altyapı, gelenek, görgü henüz yok. “Dışarıdan birisi gelmiş, Erzincan’ı iyi tanıtacak mı?” gibi endişeleri var. Daha önceden bir deneyimleri de olmuş, ‘Köprü’ isimli dizi sayesinde. İlk önce bu şüpheleri kırdık. Erzincanlıları kötü göstermemek için çok uğraştım. Tabi bunun muhasebesini de iyi yapmak gerekiyor, sonuçta biz sanat yapıyoruz tanıtım filmi yapmıyoruz. Bu görgü, bilgi yavaş yavaş yerleşecektir. Bundan 20-30 yıl sonra bütün Türkiye geneline daha aktif şekilde yayılacağını düşünüyorum. Diyarbakır bu konuda önemli bir merkez. Ama Mardin’e baktığınızda şu an diziler için doğal mekan olarak kullanılıyor, bu değil benim demek istediğim.

10 yıllık süreçte ‘Kuzu’nun hikayesini geliştirirken İbrahim’in oğlunu kurban ediş hikayesi ve kocasından intikam almak için çocuklarını öldüren Medea’nın hikayesi nasıl işin içine girdi?
Yıllar önce Erzincan’a kendi işlerim için gittiğim sürede aklıma ilk ‘Kuzu’ fikri geldi. Köydeki bir ailenin hayatını gördükten sonra bundan biraz esinlendim. Anne, baba ve iki çocuğun hayatının içine girdim biraz. Buradan ortaya çıktı. İlk başta çocuklara odaklanıp bir film, sonra anneye odaklanıp ikinci film, en son babaya odaklanıp üçüncü filmi çıkarmayı düşünüyordum. Daha sonra anladım ki bu üç senaryo tek başına hafif kaçıyordu. Yani güzel hikayelerdi ama yeterince dolu değillerdi dramatik yapı için. En son önemli olan kısımlarını sahne sahne görüp birbirinin içerisine geçirdim. İlk başta o İsmail ve İbrahim hikayesini düşünürken o sırada Kurban Bayramı’ydı. Derdim hiçbir zaman dini ögelerle bir film yapmak olmadı. Bunlara hep psikolojik açıdan baktım. Babayla oğlunun arasındaki yarışma, baba ve oğulun arasındaki iktidar, kafa kesme metaforu... Bunu biraz daha düşündükten sonra aslında bunun sadece bizim kültürümüzde değil başka kültürlerde de olduğunu gördüm. Hint kültürüne bakarsak Hinduizm’de Ganeşa, kafası kesilen ve yerine fil kafası konulan bir tanrıdır. Medea’da da bir kafa kesme var metaforik olarak. Orada da çocuklarını yok ederek aslında kocasının iktidarını yok etmiştir kadın. Aslında Anadolu’dan gelen vahşi bir kraliçedir Medea. Anadolu’dan olduğu direkt söylenmiyor ama. Bunlar zaten yüzyıllardır var olan psikolojik ögelerdir.

İbrahim-İsmail hikayesi ve Medea, filmin alt metnini oluşturuyor, ona derinlik katıyor. Fakat bütün bunlara kafa yormayan sıradan seyirci de ‘Kuzu’da tatlı bir hikaye seyrediyor.
Şu an size anlatmış olduklarım benim kafamın içinden geçenler. Ama bunu bir sinemaya döndürdüğünüz zaman ansiklopedi veya okul kitabı yazmıyorsunuz. Sinema sonuçta eğlencedir ve duygular üzerinden gider. Tamam, belki entelektüel bir aktivitedir ama esas kaynağı duygulardır. Bir eseri çıkartırken seyirciyle nasıl bir ilişki içinde olacağını düşünerek yaparsınız. Bizim kültürümüzde ya da doğu kültüründe bütün zorluklara rağmen her zaman bir mizah vardır.

Tam da mizah konusuna girecektim. Önceki işlerinizi az çok takip eden birisi olarak sizden mizah dozu bu kadar yüksek bir film beklemiyordum açıkçası. Bu mizah nereden, nasıl geldi?
Bende hep vardı. Gençliğimde hep ciddi iş yapmam gerektiğini, mizahın çok hafif kaçacağını düşünüyordum. Çok fazla böyle bir şeye konsantre olmuyordum herhalde. Gittikçe artık mizahın önemini de anlamaya başladım. Çünkü mizah sadece hayatı hafifletme ve daha keyifli hale getirme yöntemi değil, aslında var olabilme yöntemidir. Mizah sayesinde insanlar gündelik hayatlarındaki zorlukların üstesinden gelip hayata devam edebiliyorlar. Ve bizim kültürümüzde de mizah çok var. Yakın çevremde her zaman “Kutluğ senin mutlaka komedi yapman gerekiyor” derlerdi. Bunu da birazcık denemek istedim. Komedi artık ne kadar yapabilirim ne kadar bunu geliştirebilirim onu bilmiyorum açıkçası. Ama ben bütün filmlerimde, ‘Lola ve Bilidikid’ gibi çok erken filmlerimde bile mutlaka mizahı koymuşumdur. ‘Aya Seyahat’te insanlar katıla katıla gülüyor ve seyrediyorlar ama güya entelektüel bir iş!

‘Kuzu’, şimdiye kadar rastlamadığımız türden, hayli ‘cool’ bir köy filmi aynı zamanda. Bu sizin taşraya bakışınızı mı yansıtıyor?
Benim bakışımı ne kadar anlatıyor bilmiyorum da kanımca bu köyün doğru hali. Çünkü ben İstanbul’da yaşayıp köye tepeden bakar gibi “Mutlaka geliştirmeliyiz, eğitmeliyiz” şekilde bakmıyorum ya da köyü idealize etmiyorum, “Köylü milletin efendisidir, bak görüyor musun ne kadar zorluk çekiyorlar, aslında hepsi altın kalpli insanlar” demiyorum. Bunlardan çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. Tabi ki bizim sinemamızın köy filmleri geleneği var mutlaka. Anadolu böyle bir sahne olarak kullanılmış. Ve bir takım dogma sistemlerinin propaganda aleti olarak da kullanılmıştır bizim kültürümüzde. Ben bunun birazcık dışına çıkıp aslında daha gerçekçi, yani gerçekçiden kastım oraya ait ve oranın kendi iç dinamikleriyle üretilmiş bir iş nasıl olabilir, bir hikaye nasıl çıkabilir, bunu yapmaya çalıştım.

Antalya Altın Portakal’daki söyleşide gündeme geldi, insanlar köyde bu kadar modern bir anne görünce şaşırıyor. Ama belli ki bunu bilerek yaptınız siz...
Maalesef köy dediğimiz zaman hala insanların aklına şalvar giymiş kadınlar görüntüsü geliyor. Bu kakılmış insanların kafasına. Halbuki ben gidip gezdiğimde böyle bir hayatı görmüyorum orada. Erzincan’ın dağlarında Dersim’e doğru örneğin nehirlerin kenarında plajlar var, köylü dediğiniz kadınlar mayolarıyla plajlarda voleybol oynuyorlar, yüzüyorlar. Çoğunun zaten İstanbul’da, Almanya’da akrabaları var. Hepsinin ayağında Nike ayakkabılar, anoraklar var. Köyde kağnıların peşinde kimsenin mermi filan taşıdığı yok! Geçelim bunları. Kemalist ve Kemalizmin uzantısı olan sol zannettiğimiz, sosyalist gerçekçilik zannettiğimiz sistem içerisinde dil bilgisi gibi bakıyorum ben buna. O sözlük içerisinde onun esasen hali hazırdaki Türkiye gerçekliğiyle, Anadolu gerçekliğiyle uzaktan yakından alakası kalmadı. Bütün o eski köy filmleri bana birazcık erken cumhuriyetin idealize edilmiş resimlerini, modernist resimlerini hatırlatıyor. Koca elli koca ayaklı, arkada mutlaka kağnı vardır, toprak çatlıyordur falan filan. Bu imgeler artık kalmadı ve başka bir Türkiye var. Ve o dil bilgisi, o kelimeler, o gramer üzerinden ben artık hareket etmiyorum. O grameri tekrardan oluşturmak gerekiyor.


FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN
‘Kuzu’da Nesrin Cavadzade’den Cahit Gök’e Nursel Köse’den Nalan Kuruçim’e herkes çok iyi ama özellikle çocuk oyuncular Mert Taştan ve Sıla Cantürk hakikaten inanılmaz başarılılar. Onları nasıl buldunuz, onlarla nasıl bir çalışma yaptınız?
Benim sinemada en çok hoşuma giden şey oyuncularla çalışmak. Bu yüzden oyuncular benim için çok özel. Yani oyuncu çıkartmak, yeni oyuncular, yeni yetenekler bulmak hep buna kafa yordum kariyerim boyunca, bundan sonra da yormaya devam edeceğim. Benim film kariyerime bakarsanız hep o filmlerden Türkiye starları çıkmıştır. Bunları bulup sıfırdan oluşturup ortaya çıkarmak ya da var olan oyunculardaki ışığın üzerine çalışıp onları daha başka bir şekilde ortaya çıkarabilmek benim her zaman yapmak istediğimdir. Ben bir film çekerken hazırlığımı çok iyi yapmaya çalışıyorum. Bir filme iki hafta kala çalışmak yerine altı ay öncesinden yavaş yavaş oyuncularımla okul gibi çalışıp hazırlıyorum. Çünkü kameranın önüne geçen her şey o an için çekilip bitiyor. O noktadan sonra siz istediğinizi yapmaya çalışın, hikayeniz doğru değilse oyuncularınız doğru oynayamıyorsa burada yapacağınız çok çok limitlidir, en fazla montajla müdahale edebilirsiniz. Baştaki hazırlığı bilinçli bir şekilde ve çok çok iyi yapmak gerekiyor.

Çocukları nasıl bulup çalıştınız?
Kafamdaki tipi buluncaya kadar aradım. Ben tipiloji üzerinden giden bir kişiyim, bunu klişe olarak söylemiyorum. Yazarken kafamda ne oluşmuşsa onu bulmaya çalışıyorum. Onu bulamazsam yapamıyorum, böyle de bir takıntım var. Ve bir şekilde de bu bulunuyor. Çok sihirli bir şey kafanızda düşündüğünüzü hayatın içinden bulabilmek. Bunun için de çok klasik şeylere başvuruyorsunuz. Duyurular yapıyorsunuz, otobüslerden reklamlar, belediye anonsları filan. Bunları bulup denedikten sonra da ben çok şanslıydım, çünkü bence Türkiye’nin en iyi çocuk çalıştıran ve en iyi oyunculardan Hakan Karsak’la çalıştım. Bana çok yardımcı oldu, çünkü o çocukların psikolojisini çok iyi biliyor. Ben çocuklarla iletişim kurmaya başladığım zaman ilk onun aracılığıyla olayın içine girdim ve kendi bildiklerimi çocuklara onların anlayacağı dilden yansıtarak yaptım. Çocuklar zaten doğal oyuncu. Yani hesaplı olmuyor, bunu da çıkarabilmek için size güvenmeleri gerekiyor.

Filmde Vicdan karakteri bir iç ses gibi içinden geldiği şekilde konuşuyor ama bir taraftan da bir çocuktan beklenmeyecek bilmişlikte...
Aslında çocuklarla oturup konuşunca böyleler. Reklamlarda gördüğümüz “Annecim bana margarin yedir” gibi tatlı çocuklar yok! Bir de bizim Anadolu’da insan kafasına geldiğini direkt söyler. Patavatsızlık değildir bu, çocuklarda da görüyoruz bunu. Aslında isimleri de çok önemli benim için. Vicdan tamamıyla bir vicdansızlık olarak başlıyor ve sonra vicdan oluyor. Mert hep mert kalıyor. İsimleriyle başladım tabii ki. Aslında Vicdan karakterini şöyle görüyorum, Vicdan ayakta kalmaya çalışıyor. Şöyle ki Vicdan tüm zorluklara rağmen ayakta kalmaya çalışan ve her şeyi gören, çünkü vicdan dediğimiz şey de her şeyi görür ve kendisine biraz da karşıdır, çünkü kendisini de görür. Vicdan ayakta kalmaya çalışan bir karakter, “Buralardan kurtulup giden ben olacağım” diyen. O da aslında annesinin küçük versiyonu. Nasıl ki Mert, babasının küçük versiyonu olduğu gibi. O anlamda zaten benim için baba da kuzu.

Radikal yazarı Fatih Özgüven, ‘Kuzu’yla ilgili “Giderek muhafazakarlaşan Türkiye’de son sözü bir eşin ve bir fahişenin söylemesinin söylemesinin nasıl karşılanacağını merak ediyorum doğrusu” diye yazdı. Ne dersiniz bu konuda?
Bu yazısından sonra Fatih’le yazıştım. Fatih hakikaten benim hakkımda en kötü yazıları yazsa bile okuduğum ve dikkate aldığım tek sinema yazarıdır. Bu konuda kendimi Fatih’le aynı görmüyorum ve bunun bir önyargı olduğunu düşünüyorum. Giderek muhafazakarlaşmıyor Türkiye. Zaten böyle bir muhafazakarlık Türkiye’de fazlasıyla vardı. Bu sadece sesleniyor, görünür hale geliyor, duyulur hale geliyor. Bunun da şöyle bir avantajı var. Eskiden ses çıkartmalarına izin verilmiyordu. Ses çıkmasına izin verildiği noktadan itibaren de aslında bu ses nereden geliyor olursa olsun o toplumsal tartışmaya açılmış olur. Şu taraftan örnek veriyim, Türkiye’ye modernizm geldi, televizyon geldi, batı kültürü geldi, onun için ahlaksızlık arttı gibi bir şey yok, o zaten var. Sadece Özal döneminden itibaren görünür hale geldi. Görünür hale gelince ona değişik kişilerden Fatih gibi, benim gibi farklı düşünen insanlar tarafından tartışılır, tartışmaya açılır ve başka ortak noktaya ulaşılır. Bu yüzden ben her şeyin giderek görünür olması, şeffaf olması taraftarıyım. Demokrasi de bunu gerektiriyor. Yani toplumda her şeyin açık bir şekilde yaşanması ve tartışılması bunun için de konuşma hürriyeti olması gerekiyor insanların.
Tek tipleştirme cumhuriyet ve modernizm sorunudur aslında Türkiye’de. Şimdi bunun bir şekilde kırılmaya başlandığını tekrardan sorgulanmaya başlandığını görüyoruz. Ama bunu yapan da bazılarının da düşündüğü gibi seslenmeye başlamış olan, sesi daha demokratik çıkmaya başlayan İslami kesim değildir aslında. Sonuçta toplum çok karmaşık dinamikleri olan bir toplum. Bunu doğru tahlil edilip tarihsel gelişimi içerisinde doğru bakılıp mümkün olduğu kadar hepimizin aklı yettiği kadar olumlu, yapıcı fikirlerle ortaya çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. Benim yaklaşımım budur.