Resim satılmayan günlerdeki o eski saflığımızı...

Resim satılmayan günlerdeki o eski saflığımızı...
Resim satılmayan günlerdeki o eski saflığımızı...
'Fragmanlar' başlıklı yeni sergisiyle Bozlu Art Project'e konuk olan usta ressam Utku Varlık, "Sanat bir meta ve parasal çekim yörüngesinin albenisi. Koleksiyon ve müzeciliğe kaymış durumda ve hiçbir yerde görülemeyecek bir abartma yaşanıyor. Oysa sanat bir 'gece müziği' duyarlığında nasıl meta olur? Ben resim satılmayan günlerdeki o eski saflığımızı özlüyorum, yalnız resmi düşünen, özgün ve tekil" diyor.
Haber: HAZAL GENÇAY / Arşivi

Utku Varlık uzun yıllar çalışmalarını devam ettirdiği Paris’ten, Bozlu Art Project’te açtığı ‘Fragmanlar’ isimli sergisi için İstanbul ’a geldi. “Bir resim hiçbir zaman bitmez” diyen Varlık’ın bu son sergisi sanatçının daha önce hiçbir yerde görülmemiş, atölyesinde rulolara gizlenmiş, başlanmış fakat bitmemiş çalışmalarından yola çıkıyor. Sanatçının aynı zamanda son çalışmalarını da görme fırsatı bulacağımızı ‘’Fragmanlar’, 6 Kasım’a kadar Bozlu Art Project’te. Sergi vesilesiyle İstanbul’a gelen Varlık, sorularımızı yanıtladı.

Çok uzun zamandır Paris’tesiniz. Uzaklardan Türkiye ’ye baktığınızda 40 yıl ya da 20 yıl öncesiyle bugünün sanat piyasasını/ortamını nasıl değerlendirirsiniz?
Türkiye bir ülke olarak hiçbir ülkeye benzemez. Bilmiyorum nasıl olur da sürekli bir paradoksu yaşar. Ekonomik olarak dibe vurduğu yılları açıkça unuttuk, alışveriş merkezlerine en lüks arabalarıyla gidenler falan. Dedim ya sanat bir meta ve parasal çekim yörüngesinin albenisi. Koleksiyon ve müzeciliğe kaymış durumda ve de hiçbir yerde görülemeyecek bir abartma yaşanıyor. Oysa sanat bir ‘gece müziği’ duyarlığında nasıl meta olur? Nasıl yargılıyoruz? Neyi daha doğrusu! Paris’te de elbette sanat satılık, örneğin dün aldığım La Gazette Drouot’da derginin hemen hemen tümü antika müzayede, resme gelince çağdaş çok az. Bizde başka bir şenlik; her ay on müzayede ve aynı elli ressam, bu bir intihardır, sanatın gizemini ve amacını saptırmaktır. Ben resim satılmayan günlerdeki o eski saflığımızı özlüyorum, yalnız resmi düşünen, özgün ve tekil.

RESMİN META OLMADIĞI DÖNEMLERDE RESSAM DOSTLUKLARI DA BAŞKA TÜRLÜYDÜ


Mehmet Güleryüz, Komet, Burhan Uygur, Alaaddin Aksoy gibi isimlerin yer aldığı kendi kuşağınız içinde yerinizi nasıl ayrıştırıyorsunuz?
Evet, 60’lı yıllar bir ‘repair’ (onarım) noktası oluşturuyor ve bu saydığınız isimlerle Akademi ve sonrası çok uzun yıllar birlikte olduk. Zaman süreci kendi envanterini yaptığında ne yazık ki bir yerde kendinizi yalnız buluyorsunuz. İnsan ilişkilerinden söz ediyorum. Eğer dostluklar sığlaşmışsa, düşte olduğu gibi kişiler gidiyor. Geriye kalan peyzaj da net değil. Bellekte de sığlaşan başka bir fenomen, güzel şeyleri anımsamak… Evet o da başını aldı gitti, anımsamak için de hiçbir gerekçe yok aslında. Resmin bir meta olmadığı dönemlerde ressam dostlukları da başka türlüydü; herkes birbirini kollar, paylaşır, yüreklendirir yani aynı sokaktaydık iyi kötü!

FAULKNER’İN DEDİĞİ GİBİ “İYİLİK BURALARI ÇOKTAN TERK ETTİ”
Kişiliklerin su yüzeyine çıkışı, 80’lere doğru ekonominin açılımı, galeriler, bitmez tükenmez sergilerle paranın yüzü gözüktü; koleksiyonerler, müzeler vesaire oluştuğunda yavaş yavaş asıl kişilikler de ortamlarını buldular, maskeler takmaya, kendilerinde bir dehayı keşfetmenin coşkusuyla usta ressam kimliğini benimsediler. Bu dönüşüm de başka bir düzenin eksenine girenlerin tiyatrosu oldu, söz ettiğim bu kuşak. Beklemediği suni bir zenginliğin dışavuruşu; bazıları, bipolar olanlar örneğin, sanki geçmişlerini arındırmak isteğiyle başkalarına anılarını dikte ederek kitaplar yayınlattılar, eski dostlukları tersyüz etmek, alabildiğine eleştirmek adına. Ne bileyim 50. yıl jübilesi yapanlar, 4x4 arabalarla dolaşanlar, akıl verenler, mezatların başrol oyuncuları, asistanlarıyla resim yapanlar falan. Faulkner’in dediği gibi “İyilik buraları çoktan terk etti“.

‘CONTEMPORARY’ BÜYÜK BİR SİRK!


Küresel ölçekte sanat piyasasının gidişatını nasıl buluyorsunuz?
Bu konuya blog yazılarımda sürekli değiniyorum çünkü absürt, anlamsız. Artık para gövde gösterisi daha doğrusu bir manipülasyon. ‘Contemporary’ büyük bir sirk. Örneğin Charles Saatchi kurguluyor, kendi sanatçısı Tracey Emin’in yatağını trilyoner François Pinot’ya milyon dolara satıyor, o da Venedik’deki Fondation’nında sergiliyor. Bunu duyan, gören ve paralarını ne yapacağını şaşıran bir takım ülkeler, müzeler, koleksiyonerler, ki sayıları inanılmaz derece fazla, her yerde bu hanımın üzerinde seks yaptığı tüm eşyayı almak için sıraya giriyor. Dıştan görülemeyecek kadar kompleks çok önemli bir sorun da çağdaş sanat adına olan obje birikimi, açıklıyayım; Fransa, çağdaş sanatçılarını korumak için her yıl belli bir miktarda sanat eseri satın alır, bu komisyonlar günün önemli sanatçılarının eserlerini daha sonra Fransa’nın önemli çağdaş sanat müzelerinde sergilemek ve onları müzenin koleksiyonuna koymak adına yapılır. Geçenlerde okuduğum bir haberde depolarda yıllardır biriken binlerce obje, video, gereksiz malzeme, tuval giderek çürümeye ve yok olmaya başlamış. Sorun her şey için geçerli, sanat amacını yitirip yatağını değiştirip efemer bir tüketim olduğu sürece bu ‘accumulation’ (yığın) bir çözümsüzlük olacaktır.

PARİS GELDİĞİM YILLARDAKİ KADAR GİZEMLİ


İdealleriniz için Paris’e yerleştiniz ama Paris’in yıldızı zaman içinde söndü. Hiç başka bir metropole örneğin NYC ya da Londra’ya yerleşseydim acaba daha farklı olurdu diye düşündüğünüz oldu mu?

Garip bir şekilde kadere ve telepatiye inanırım, insanı götüren bir güç, bir sinerji var. Beni buraya getiren varoluşumdaki tutku ve merak hiç değişmedi, Paris geldiğim yıllardaki kadar gizemli, ilgi alanlarımın bir labirenti gibi. Dünya hızla değişiyor, insan geçirdiği tüm savaşları, yıkıntıları hızla unuttu. Kaderden söz ettim ya sanki Türkiye’nin kaderi, özlediğimiz “yaz denizi” hiçbir zaman gelmeyecek. Fransa’ya gelince aynı senaryoyu yaşıyoruz. Politikanın sığlaştırdığı ya da zamanın tükettiği kültür başını alıp gitmişse, sonuna dek bir kültür emparyalizmi olamaz, el değiştirir. Araplara bile ‘contemporary’yi yedirir, bu ekonominin gücüyle orantılı. O sevdiğimiz İtalya nerelerde? Sinemasıyla birlikte edebiyatı da tarihe karıştı. Hiçbir zaman günün moda akımlarına bulaşmadığım için bir başka yerde olmak gibi beni dümen sularında götürecek durum söz konusu değil. Bugün her yerdeyiz ve de hiç bir yerde. Borges’in dediği gibi “Zamanın ne içindeyim ne dışında”.

TAM HER ŞEY BİTTİ DERKEN BİR FİLM...
Peki, gerçek dünyanın bu sıkıcı detaylarından düş dünyanıza dalmayı nasıl başarıyorsunuz, yöntemleriniz neler?
Varoluşumun özeti; ilgi alanları ve merak. Bilgisayar çıkalı insanları şaşırtmak çok güç, imge başını aldı gidiyor, absürt, olağan, irreel, sürreel… Elinizin altında ama okumuyor insan, zaman ters düşmeye başladı, kitaplar birikiyor, bir bilgi okyanusunda boğulmak üzereyim. Tam her şey bitti derken bir film, unuttuğunuz bir müzik, bellekteki bir şiir, doğa veya bir akşam ışığı size dokunduğunda yeni bir şey doğuyor. Bunları algılamanın yöntemi yok, kendiliğinden akan bir su.

RESİMLERİMDE BU ANLATTIKLARIM VAR
Bozlu Art Project’teki ‘Fragmanlar’ serginiz ile neyi anlatmaya çalışıyorsunuz?
Aslında anlatmaya çalıştığım her şeyi galeride sergilenen resimlerin her birinde ortaya koymaya çalıştım. Ziyaretçiler benden dinlemektense galerideki resimlere kulak verirlerse aradıkları soruların cevaplarını bulabilirler.

Utku Varlık’ın ‘Fragmanlar’ sergisi 6 Kasım’a kadar Nişantaşı’ndaki Bozlu Art Project’te. (City’s AVM’nin karşısı)