'Resimlerim benim sırlarım, mektuplarım'

'Resimlerim benim sırlarım, mektuplarım'
'Resimlerim benim sırlarım, mektuplarım'
Londra'daki Tate Modern müzesinde açılan Gaugin sergisinin en ilginç bölümü sanatçının otoportreleri. Gaugin'in kendisini farklı toplumsal rollerde defalarca resimlediğini görüp de şaşırmamak mümkün değil
Haber: BURCU FİKRETOĞLU / Arşivi

Bir sanatçının otoportresinin, sanatının ötesinde, özel yaşamıyla, hayatı nasıl algıladığıyla ilgili nelere işaret ettiğini Tate Modern’da görebilirsiniz. ‘Gauguin: Maker of Myth’ (Mit Yaratan Gauguin) adlı sergide ’Kimlik ve Sanatçının Kendi Mitolojisi’ adlı ilk bölüme bakmak gerek. Hayatın öğretileni taklit etmekten çok, bir yeniden inşaa olduğunu söyleyen sanatçının kendisini nasıl da farklı sosyal rollerle tekrar tekrar yarattığı, onlarca örneğiyle gösterilmiş.
Tate Modern’da 16 Ocak’a kadar sürecek serginin bana kalırsa en etkileyici eserlerinden biri evinin kendi yaptığı kapısı. Üstündeki ‘Gizemli ol ki mutlu olasın’ mesajıyla bu kapı hem misafirleri ağırlıyor hem de katolik kilisesine selam ediyor. Misafirlerin girer girmez kendilerini yatak odasında buldukları evin üstünde bir de ‘Zevkin Evi’ (Maison du jouir) yazısını yerleştirmiş sanatçı. Bu söz, tazecik kızlar için seks turizmi yaptığını ileri sürüp onu modernizmin kaka çocuğu ilan edenleri, ilkel naifliğin serbest kıldığı yaratıcılığını övenler karşısında biraz daha haklı çıkarıyor... ‘’Yeni bir şeyler yapmak için kaynağa ulaşmalı, insanoğlunun çocukluğuna erişmeli’’ diyen Gauguin, resmettiği ya da meşk ettiği kadınların ya da kızların çıplak da olsalar, ’iffetli’ olduklarını söylemiş, dönemin Fransız burjuvazisine ait değerleri ise ’onlar kendilerine baksınlar’ diye abes ilan etmiş bir isim.
Tate Modern 50 yıl aradan sonra ilk defa Gaugin’i böyle detaylı bir biçimde sanatseverin karşısına çıkarıyor. Kendi portrelerinde sanatçı, kurban, burjuva, ya da bir aziz olarak karşımıza çıkan Gauguin’in kendini yeniden yaratmanın timsali olduğunu görüp “Mit hiçbir şeyi saklamaz, gösteriş yapmaz, itiraf edeceği bir şey yoktur. Mit, her daim bir dil hırsızlığıdır” diyen Roland Barthes’ı anarak, serginin küratörlerini tebrik etmek gerek. Sanatçının resimlerinde gördüğünüz bir objenin, bir figürün, bir köpeğin, bir ağacın ya da bir kuşun sizin için gerçek hayatta ne ifade ettiğinin önemi yok. Önemli olan eşyanın, kadının, erkeğin, cennet bahçesinin, Gauguin’in eserlerinde nasıl karşınıza çıktığı. ’Mit Yaratan Gauguin’ bu yüzden benden kesinlikle geçer not aldı.

Resimlerim benim mektuplarım
Gauguin belli bir coğrafyanın hikayesini, o toprağın renkleriyle bütünleşmiş efsaneleri bambaşka yerlerde yeniden anlattı hep. Dönemin empresyonist sanatçılarını takip etti, sembolist yazarları okudu, sonra Monet’yi, Pissaro’yu manzaralarıyla birlikte dışarıda bırakıp kendisini stüdyosuna kapattı ve zihninde kalan görüntüleri hayal gücüne teslim etti. Yalnız güney Pasifik’i değil, Bretanya’yı da çok sevdi. Bretanya’da yerli kostümleriyle dans eden kızları, Fransız köylüsünü, o insanların tabiatla kurduğu ilişkiyi o bölgenin cevheri olarak gördü. Tate Modern’daki sergiyse hiçbir kronolojik kaygı duymadan ziyaretçilerinin ressamın bu yönünü keşfetmelerini sağlıyor.
Sergi on bir bölüme ayrılmış: ‘Kimlik ve Sanatçının kendi Mitolojisi’, ‘Tanıdık Olanı Yabancılaştırma’, ‘Yaşam ve Zamanlar 1848-1891’, ‘Gauguin’in Çizimleri’, ‘Tabiat ve Kırsal Anlatım’, ‘Kutsal Temalar’, ‘Ebedi Kadınlar’, ‘Yaşam ve Zamanlar 1889-1903’, ‘Gauguin’in Başlıkları’, ‘Hikaye Anlatan’ ve ‘Dünyevi Cennet’. Her şey başta da söz ettiğim gibi bizzatihi Gauguin’le başlıyor; Dörtbir yanınızda, farklı sosyal rollere bürünmüş Gauguin portreleriyle. Burjuva bankacı ve aile babasından bir anda ’barbar’ düşkünlüğüyle nam salan bohem kimliğine bürünmesiyle çağdaşlarının şaşkınlık kaynağı olan Gauguin 1888 yılının Eylül ayında arkadaşı Vincent Van Gogh’a yazdığı mektupta kendisini nasıl Sefiller’in ’toplumdan kovulan’ kahramanı Jean Valjean olarak bir otoportresiyle yeniden yarattığından şöyle bahsetmiş: “Yüzündeki kanlı canlı renk ve göz çevresindeki alevli tonlar biz ressamların ruhunu yakan lavlara gönderme yapıyor. Burnun ve gözlerin çizimi, İran halısı gibi, soyut, sembolik sanatı simgeliyor. Sarı çiçekli arka plan, genç bir kızın odasının duvarı gibi, sanatsal saflığımıza işaret ediyor.
Toplumun baskısı altında ezilen ve hukukun dışına itilen bu Jean Valjean, sahip olduğu aşk ve kudretle, bugünkü empresyonistin vaziyetinin temsili değil midir sence de?”
‘Bilindik olana yabancılaştıran Gaugin’ ikinci bölümde karşılıyor ziyaretçiyi. Bu bölümde ağırlıkla görülen natürmort, alışılageldiği biçimde size beklediğiniz perspektifi sunmuyor. Gauguin henüz tam zamanlı ressam olmadan önce Montparnasse’da karısı Mette ve çocuklarıyla yaşadıkları ev, odasında uyuyan kızının rüyaları, sanki her bir çalışma eşyada saklı sıkıntıyı anlatıyor, tanıdık olanın içkin huzursuzluğundan bahsediyor. Bir başka bölümde sanatçının Güney Fransa ’nın resimselliğine hayranlığını ve Karayipler’de geçirdiği dönemin sanatsal gelişimine katkısını, Avrupa’nın gelenekselliğini nasıl geride bıraktığını gözlemliyorsunuz. Sonra, dini temaları, farklı topraklarda anlatılmış hikayeleri, bembeyaz bir kanvas misali bakir, lekesiz gördüğü topraklarda kendi renkleriyle nasıl yeniden kurduğuna tanık oluyorsunuz. Kiliseye karşı takındığı nefret dolu tavrı her fırsatta dile getiren Gauguin’in eserleri, öte yandan eski ahit ve farklı kültürlerin inanç sistemlerinin istilasına uğramış adeta. Çok sevdiği ’kadın’ temasına gelince, onu ideal olandan, geleneksel olandan bütünüyle uzaklaşarak romantik bir yaklaşımla ölümsüz olarak tasvir etmiş. ’Ebedi Kadınlar’ bölümündeki Ondine adlı resim çekti benim dikkatimi hemen. Ölümlü bir adama aşık olup ölümsüzlüğünü feda eden su perisi Ondine yaşlandıkça kocası ondan uzaklaşır. Gauguin’in burada resmettiği kadın aslında engellenemez bir değişimin içinde olsa da, Ondine dalgaların içinde donup kalmıştı sanki...

Karanlığın kalbi
Batı’nın cinsel pratiklerinin bayağılığı onu bilinmeyeni arzulamaya, güney Pasifik’in parlak tenli, güçlü kaslara sahip köylülerine hayranlık duymaya ve onları resmetmeye itmişti. Gauguin’in bu tavrı postkolonyalist teorisyenler tarafından, sanatçının Tahitili adem ve havvalarını aslında ataerkil ve ırkçı bir söylemle ’ötekileştirdiği’, bu ’ilkel bilgelik’ hayallerinin o kadar da masum olmadığı (zaten kendisini Jean Valjean olarak resmettiği otoportresi daha sonra Joseph Conrad’ın Kurtz’u olarak yeniden yorumlandı) oldukça tartışılmış tabii.
Gaugin’in sapkınlıkları, kimine göre ırkçılığı, emperyalizmi desteklemesi ve çoğlatma çağında hepimizin karşısına defalarca çıkan ünlü eserleri insana tek bir şey düşündürtüyor: O karısını ve çocuklarını arkasında bırakıp, cinsel tercihlerinin, ilkel olana hayranlığının peşinden giden bir dahi olduğu için yüz yıl sonra hala hakkında bizleri konuşturabiliyor ve yarattığı efsanelerle tekrar tekrar gündeme gelmesini biliyor. Tebrikler Gaugin!


    ETİKETLER:

    Van

    ,

    Fransa

    ,

    İran