Riddick'in seyir defteri

Türkiye sinemalarında gösterime girdiğinde pek dikkat çekmeyen ve sessiz sedasız salonlardan uzaklaşan gerilim 'Derin Karanlık' (Pitch Black), öte yandan arkasında fanatik bir hayran kitlesi de bırakıyordu.
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

FİLM ELEŞTİRİSİ Riddick Günlükleri
Türkiye sinemalarında gösterime girdiğinde pek dikkat çekmeyen ve sessiz sedasız salonlardan uzaklaşan gerilim 'Derin Karanlık' (Pitch Black), öte yandan arkasında fanatik bir hayran kitlesi de bırakıyordu. Bilimkurguyla gerilim unsurlarını ustaca bir araya getiren az sayıdaki örneğin arasında adeta ışıldayarak gezinen bu film, bir yandan da Riddick adında sinema tarihine damgasını vuracak bir antikahramanla tanıştırıyordu bizleri. Vin Diesel denen aktörün, 'karizma'nın sözlük karşılığına dönüşen 'içerik'iyle de zenginleşen yapım, insanoğlunun her türlü zaafını 'anlam silsilesi'ne dönüştüren karakterleriyle sonuca ulaşmakta zorlanmıyordu.
Her adımıyla 'kült' olmanın işaretlerini veren böylesi bir filmin (böylesi bir karakterin) devamının gelmesi de kaçınılmazdı ve aradan geçen dört yılın ardından yine senarist-yönetmen David Twohy önderliğinde 'Riddick Günlükleri' (The Chronicles of Riddick) çıktı ortaya. İlk filmin alçakgönüllü yapısının rafa kaldırıldığı ve tümüyle farklı bir yöne doğru ivme kazandırılan ikinci Riddick halkası, 'efsane' yaratma kaygısının derinden hissedildiği bir 'üstün yapım'a dönüşüyor daha çok. Riddick'in karakteristiği üzerinde fazlaca oynamayan Twohy, asıl değişikliği anlatım modeline getirdiği 'fazlalık'la yapıyor. 'Derin Karanlık'ta bir gezegene sıkıştırdığı ve 'Alien'vari canavarlarla mücadeleye zorladığı 'gün ışığına duyarlı' kahramanını, bu kez 'çok çok uzaklarda bir galaksi'de gezegenlerarası bir yolculuğa çıkarıyor.
'Özgürlük adına faşizm'
Galaksiye hükmetme sevdasının buradaki yansıması olan Necromonger'ların, faşizan bir açlıkla ve güç (süper güç) kullanarak gezegenleri ele geçirip kendilerine bağlamaları, genel bir bakışla önce Roma İmparatorluğu'nun, ardından da Hitler Almanyası'nın 'kontrolsüz' genişleme politikalarına benziyor. Ama olayı bugüne taşıdığımızda, Bush'un başkomutanlığındaki Amerikan ordusunun 'özgürlük adına faşizm'iyle daha çok örtüşüyor bu durum. Necromonger'ların karşısına adeta tek başına dikilen Riddick'in neyi, nasıl ve neden temsil ettiğiyse 'profil'e pek uygun düşmüyor doğrusu.
'Riddick Günlükleri'nde sevdiklerimiz ve sevmediklerimiz benzer mesafelerde duruyor bize. 'Efsane'ye giden yolda tercih edilen aksiyon bolluğu, Riddick'in temel doğrularından vazgeçmemesi ya da Twohy'nin (senarist olmasının da katkısıyla) karakterleri havada bırakmama kaygısını iyiler arasında sayabiliriz. Öte yandan ister istemez hafızamızdan fırlayıp ruhunu arayan 'Derin Karanlık'ın adeta ezilip büzülmesi ise sevmediğimiz ve asla sevemeyeceğimiz bir 'yörünge'ye oturtuyor filmi. Yalnızca 'Riddick Günlükleri'yle muhatap olanları pek de rahatsız etmeyecek aslında bu durum, ama bu noktada ilk filmi koparıp atmak da haksızlığın daniskası olur.
Western âleminin 'yalnız kovboy' motifinin bilimkurgusal yansıması olarak öne çıkan ve yalnızlığın, başına buyrukluğun, 'Kendimden başka kimseye güvenmem'ciliğin beyazperdedeki anlı şanlı temsilcisi olan Riddick karakteri, bir yandan da çizgi roman dinamikleriyle anlam kazanan bir 'süper kahraman'a doğru yol alıyor. 'Matrix' üçlemesindeki Neo'nun 'seçilmiş kişi' olmasına benzer bir biçimde o da aynı yola baş koyuyor, ama ayaklarını yerden kesmeyi reddediyor şimdilik. Bu anlamda, seri ilerledikçe gücüne güç katan 'Alien'ın Ripley karakterine daha çok benziyor onun kaderi. Ama 'Riddick' serisinin 'Alien' serisinden alabildiğine farklı bir yöne doğru aktığını da belirtmeliyiz bu arada.
Doğrusunu söylemek gerekirse, şu noktada 'kimliklendirme' konusunda zorluk çekiyoruz 'Riddick Günlükleri'ni. Kendine özgü dinamikleri olmasına karşın, bunları elinin tersiyle iterek 'benzerci' bir kulvarda koşma-
yı yeğliyor, özelliğinin altına kalınca bir çizgi atması gerekirken 'unutmayı' tercih ediyor...