Rugby asla sadece rugby değildir...

Rugby asla sadece rugby değildir...
Rugby asla sadece rugby değildir...

Filmde Nelson Mandela?yı Morgan Freeman, kaptan François Pienaar?ı da MattDamon canlandırıyor.

Clint Eastwood 'Yenilmez'de, Nelson Mandela'nın hayatından bir kesit sunarken siyahi liderin beyazların sporu olan 'rugby' aracılığıyla, koca bir ulusu ortak değerler etrafında toplamasını anlatıyor. Kadrodaki isimlerden Morgan Freeman, 'En iyi erkek'te, Matt Damon da 'En iyi yardımcı erkek'te Oscar'a aday
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Bu hafta sinema salonları aslında çok ilginç bir karşılaştırmaya da ev sahipliği yapıyor. İki ulusun, kaderlerinde büyük rol oynayan iki liderin öykülerini perdeye aktaran iki yapım, aynı gün seyircinin huzuruna çıkıyor. Biri Zülfü Livaneli imzalı ‘Veda’, diğeri de Clint Eastwood imzalı ‘Yenilmez’ (Invictus). İlkinde yüzyıl başında, imparatorluktan cumhuriyet yaratan bir adamın serüveni anlatılıyor, ikincisinde ise yüzyıl sonuna doğru, ırkçı beyaz rejimin ardından iktidara gelen ilk siyahi cumhurbaşkanının yaşadıkları... Mustafa Kemal’e ilişkin filmin eleştirisini dün yapmıştık, bugün sahne sırası Nelson Mandela ve hikâyesinde...
31 Mayıs’ta 80 yaşına basacak olan Clint Eastwood, üretimine ara vermeden yoluna devam ediyor. Geçen yıl ‘Changeling’ ve ‘Gran Torino’sunu izlediğimiz bu usta sinemacı, son filminde spor-siyaset ilişkisine göz atarken, arada da bir büyük liderin portresini seyircisiyle paylaşıyor. Aslında ‘Yenilmez’in tuhaf bir strüktürü var. Senarist Anthony Peckham, John Carlin’in ‘Playing the Enemy’ adlı romanından uyarladığı senaryoda, çift odaklı bir yapı inşa etmiş. Bu eşitliğin bir yanında iktidarı henüz devralmış ve önünde yığılı onca sorun bulunan Nelson Mandela var, diğer yanında da ‘Springboks’ adıyla bilinen ülkenin ulusal rugby takımının kaptanı François Pienaar. Bu iki farklı renk ve kuşaktaki karakteri birleştiren şeyse hem oyuna olan tutkuları ve yaklaşımları, hem de yeni bir devleti ortak hedeflerle ayakta tutma çabaları.
Film kilit bir sahneyle açılıyor. Güney Afrika, 1990... Bir yanda genç beyazlar rugby oynuyor, öte yanda genç siyahlar futbol. Tam o sırada aradaki yoldan Mandela’yı taşıyan araba geçiyor. Minik siyahlar top oynamayı bırakıp 27 yıllık esaretten sonra özgürlüğüne kavuşan liderlerine tezahürat yapıyor, beyazların koçu ise kendi oyuncularına “Ülke artık teröristlerin elinde” mealinde bir ‘uyarı’da bulunuyor.

Siyah-beyaz, en büyük G. Afrika
Ardından, halkının seslendiği ismiyle ‘Madiba’yı, 1994’te cumhurbaşkanı seçildikten sonra ofisindeki ilk gündeki faaliyetleriyle buluyoruz. Mekândaki herkesi kapsayıcı bir konuşma yapıyor, önceki hükümetlerin döneminde çalışanlara, “Hâlâ işinizin başında olabilirsiniz” diyor ve asıl hamlelerini, Apartheid yönetiminin cumhurbaşkanı De Klerk’i de koruyan beyaz muhafızlarla, siyah güvenlikçilerin çekişmesinde yapıyor. Güvenlikçilerin şefi Tshabalala’nın, “Biz onlara nasıl güveniriz?” uyarısına rağmen, birlikte çalışmayı öneriyor ve yeni bir toplumun temellerini, kendi ofisinde atıyor.
Peşi sıra, Güney Afrika’da düzenlenecek Rugby Dünya Kupası’na hazırlanan ulusal takımın dertleriyle haşır neşir oluyor. Takım, ev sahibi konumundadır ama şampiyonada tutunabilecek bir gücü yoktur. Ve en önemlisi, hapishane yıllarında Mandela dahil bütün siyahlar, beyaz hükümeti temsil ettiği düşüncesiyle ‘Springboks’ın maçlarında her daim rakiplerini tutmuştur. ‘Madiba’nın, geçmişte nefret edilen sarı-yeşilli bu takıma kol kanat germesi, başta kendi tabanının tepkisini çekiyor. Ama o, yeni bir Güney Afrika’nın inşası yolunda ‘rugby’nin önemine inanıyor, bu sporun siyah-beyaz herkesi birleştireceğine olan fikrini herkese aktarmaya çalışıyor, kadrosunda sadece bir siyah oyuncu bulunan takımın kaptanı François Pienaar’ı da kendi düşüne ortak edince Springboks, turnuvaya iddialı bir şekilde hazırlanıyor. Ve nihayetinde, Mandela’nın inancı, bütün takıma geçiyor, Güney Afrika finale kadar uzanıyor. Ama zirve yarışında karşısına güçlü Yeni Zelanda çıkıyor.

‘Kaderimin efendisi benim’
Clint Eastwood, hâlâ klasik sinemaya olan inancıyla yoluna devam ederken karakterlere ve hikâyenin gücüne inanarak, unutulmaz işlere imza atıyor. ‘Yenilmez’, adını Victoria dönemi yazarlarından William Ernest Henley’nin aynı adlı şiirinden alıyor. Mandela, bu şiirin ‘Kaderimin efendisi benim / Ruhumun kaptanı benim’ dizelerini, hapis yıllarında kendisine şiar ediniyor. Eastwood, şiirden yola çıkarak Madiba’nın ‘Yenilmez’ bir takım yaratma yolunda, kaptan Pienaar’la yaptığı işbirliğini perdeye taşırken, o kadar ince ve metafor yüklü anlar yakalıyor ki, filmin o anki atmosferi ve öykünün ruhu, hemen seyirciye geçiyor.
Mesela takımın, Mandela’nın 18 yıl kaldığı hapishanenin bulunduğu ünlü Robben Adası’na yaptığı gezide Pienaar, Madiba’nın hücresinde dalıp gidiyor; bu sırada ses bandından Mandela ‘Yenilmez’ şiirini okuyor. Keza Eastwood, öyküsünü simgelerle donatırken öyle ustaca davranmış ki, başka bir filmde klişe olarak bas bas bağıracak sahneler, burada farklı bir tat ve anlama bürünüyor. Örneğin final maçı esnasında minik siyah çocuğun, karşılaşmayı radyodan dinleyen beyaz polislerin arabası etrafında yavaş yavaş dolanırken heyecan arttıkça ‘merkez’e kayması ve nihayetinde, polislerin ısmarladığı ‘cola’yla birlikte sarmaş dolaş biçimde radyoya kulak kabartması, bu bildik spor filmi klişesine bile sempati kazandırmış. 

Adeta yeni bir Gandhi
Mandela’nın turnuva boyunca diplomatik buluşmaları geri plana atıp, bir yolunu bularak soluğu statta alma isteği de, filmin ‘taraftar ruhu’na seslenen enstantanelerden olmuş.
Bir başka altı çizilecek yan da, Mandela’nın uzlaşmacı, hoşgörülü ve her şeyden önce ‘affetme’nin gücüne inanan tavrına yapılan vurgu olsa gerek. Burada, Madiba’yı canlandıran Morgan Freeman’ın ustaca dokunuşlarına dikkat çekmek gerek sanırım. Bazı Amerikalı eleştirmenler (ki bunlar arasında Milliyet-Cadde’den meslektaşımız Roger Ebert da var), Freeman’ın başarılı oyunuyla Mandela’yı, Gandhi’nin dünyevi azizliğine benzer bir çizgiye taşıdığını ifade ediyor.
Akademi de benzer görüşte olmalı ki, Freeman filmdeki rolüyle bu yılki Oscar’larda, ‘En iyi erkek oyuncu’nun beş adayından biri. Alır mı, almaz mı, bilemeyiz ama harika performansıyla, Eastwood’la yaptığı son işbirliğinden de (önce ‘Affedilmeyen’de, sonra ‘da ‘Milyonluk Bebek’te birlikteydiler) alnının akıyla ayrılıyor. Keza, kaptan Pienaar rolündeki Matt Damon da, performansıyla ‘En iyi yardımcı erkek’in beş adayından biri oldu. Başarılı oyuncu, ‘Bourne serisi’ndeki yalnız savaşçı karakterinin ardından bu kez bir takımın hem parçası, hem de lideri olarak yeterince etkileyici. 

Ödülü reddetmişti
Gelelim girişteki ilişkiye... ‘Yenilmez’in ana karakteri Mandela, 1992’de ‘Veda’nın ana karakteri Atatürk adına verilen Barış Ödülü’ne layık görülmüştü ama bu ödülü almayı reddetti. Gerekçesi de, ‘Türk hükümetine yönelik insan hakları ihlali suçlamaları’ydı. Bence onurlu bir tavır göstermişti, çünkü o ödül Kenan Evren’e bile verilmişti. Fikirlerinden dolayı 27 yıl içerde yatan bir adam, fikirlerinden dolayı binlerce insanı içeri tıkan, binlercesine de işkence yapan ve ölümüne neden olan bir cuntanın lideriyle aynı çizgiye neden gelecekti ki? Bu, bir. Ya ikinci konu? ‘Veda’yla ‘Yenilmez’ elbette aynı siklette filmler değil ama bence Eastwood’un yapıtını izledikten sonra, ‘Veda’nın niye bir biyog-rafinin altından kalkamadığını daha net görmek mümkün. Çünkü ‘Yenilmez’, ‘Bütün bir hayat yerine, o hayattan doğru bir kesit alabilir ve bu kesit üzerine, hem bir öykü, hem de istediğiniz kadar metafor üretebilirsiniz’, dedirtiyor. 

Zafere değil barışa kaçış
Sonuç? ‘Yenilmez’, Eastwood başyapıtlarından biri değil. ‘Affedilmeyen’, ‘Gizemli Nehir’, ‘Bird’ (burada da yine bir portreye, Charlie Parker’ın hayatını anlatmaya soyunmuştu), ‘Yasak İlişki’, ‘Milyonluk Bebek’, ‘Atalarımızın Bayrakları’ ya da ‘Iwo Jima’dan Mektuplar’, ‘Yenilmez’den daha iyi filmler. Ama ‘Yenilmez’ de iyi bir film. Hatta ‘spor filmleri’ arasında, bence literatüre girmeyi hak ediyor ve bu ligdeki yeri, Tanıl Bora’nın deyimiyle ‘başaltı takımlar’ arasında olacak. ‘Kaçırmayın’dan başka ne diyebilirim ki...
Meraklısına not: Güney Afrika, 1995’teki turnuvada gruplar aşamasında sırasıyla Avustralya, Romanya ve Kanada’yı yenmiş, çeyrek finalde Batı Samoa’yı, yarı finalde de Fransa’yı eleyerek finale çıkmıştı. Film, Fransa’yla oynanan yarı final maçını atlayarak direkt finale uzanıyor, bu da zihinlerde karışıklık yaratıyor. Öte yandan Springboks, 2007’de Fransa’da düzenlenen Dünya Kupası’nda da, finalde İngiltere’yi yenerek şampiyon olmuştu. Filmdeki takım kaptanı François Pienaar ise, turnuvadan bir yıl sonra faal oyunculuk kariyerine son vermiş, daha sonra iki yıl ‘Saracens’ adlı takımın antrenörlüğünü yapmıştı.