Ruhi Su'nun izinden...

"Ben acıyı üretime geçirdiğim için haz alıyorum" diyor söylediği türkülere bir parça daha 'keder' düşüren Ufuk Karakoç. Sakman Prodüksiyon etiketiyle piyasaya çıkan yeni albümü...
Haber: ŞEHNAZ PAK / Arşivi

İSTANBUL - "Ben acıyı üretime geçirdiğim için haz alıyorum" diyor söylediği türkülere bir parça daha 'keder' düşüren Ufuk Karakoç. Sakman Prodüksiyon etiketiyle piyasaya çıkan yeni albümü 'Ömrüm Ayrılıktır'ın arka yüzünde kendini 'Yangına yangın bir kundakçı' ibaresiyle müzikseverlere takdim eden Karakoç, 'tek bağlama ve tek vokal'in duruluğuna gönül verenlerden.
Ozanlık geleneğine olan inancı nedeniyle albümünde teknolojiyi özellikle ikinci planda tutan Ufuk Karakoç, 'herkesin anlayabileceği kadar sade ve her yüreğe işleyecek kadar içten' bir yorumla çıkıyor dinleyenlerin karşısına.
Anadolu'nun değişik yörelerinden türkülerin yer aldığı albümde, Karakoç'un türkü normlarında hazırladığı iki yeni bestesi de bulunuyor. Devlet Opera ve Balesi'nde solist sanatçı olarak görev yapan bariton Ufuk Karakoç gerek türkülere getirdiği yorum gerekse de felsefi boyutuyla Ruhi Su'nun izinden gidiyor. Karakoç ile yeni albümü, türküler ve opera üzerine görüştük.
Türkü söyleyişinize tanık olduktan sonra ilk akla gelen isim Ruhi Su oluyor...
Kendisiyle tanışıp çalışma olanağı bulamadım ama onunla bir bağım var. Sadece müzik açısından değil hayata bakış açısından da böyle bir durum söz konusu.
Benzeşen başka yönlerimiz de var. Ruhi Su da, ben de bir opera geleneğinden geliyoruz. Hem sesini, hem de yorumunu çok sevmenin oluşturduğu gücün yanında bir de hayatta durduğumuz yerlerin birbirine yakınlığı var.
'Ömrüm Ayrılıktır' türkü tadında, duru ama bir o kadar da kederli bir albüm. Yorumdaki bu kederin kaynağında ne var?
Bir dost benim sesimi tanımlamak için "Senin sesinde canına yapışmış bir hüzün var" demişti. Galiba öyle. Türkülerin duygusuna girince görüyorsunuz ki çoğunluğu acılardan oluşmuş.
Zaten türkünün doğasında da acı, acılara karşı isyan var. Ruhi Su "Bir ülkede, türküler ne kadar gelişmişse acılar da o kadar fazladır" diyordu. Öte yandan acı üretime dönüştüğünde bambaşka bir boyut alıyor. Üretime dönüşemiyorsa yanızca tüketiyorsa o zaten yıpratıcı bir acıdır.
Ozanlık geleneğini sahiplenmiş bir müzisyen olmanın albüm kayıtlarına ne gibi yansıması oldu?
Şimdiye kadar irili ufaklı bini aşkın konser ve dinleti yaptım. Hepsinde de tek bağlama ve sesi kullanıyorum. Birebir dinleyiciyle aynı atmosferde herhangi bir türküyü, o an başka söylüyorum. Bambaşka bir ruh hayiyle.
Bunu stüdyo ortamında yapmak çok zor. Konsantreyle uğraştım biraz. Bu yüzden de dokuz aya yakın bir sürede tamamlandı albüm. Aslında bu kadar sürmemesi gerekir. Gerek ses bulma, gerek atmosferi yakalama adına birtakım arayışların eşliğinde süre uzadı. Ama bir sesi yakaladıktan sonra da albümün bir yüzü bitti mesela. Albümün hiçbir yerinde stüdyo hileleri yok. Bazı yerlerde yanlış çalmışımdır, dokunmadım. O sıcaklık kalsın dedim.
Bir taraftan türkü söylüyorsunuz diğer taraftan arya okuyorsunuz... İkisinin birbirine ne tür bir etkisi oluyor?
Şarkı söyleme tekniği dünyada tek. Nefesi doğru kullanabilmek diyafram yapısı önemli. Yalnızca gırtlaktaki boğumlar farklı. Operada 'maskeye almak' denilen bir terim var. Sesi gırtlakta tutularak onu akustik bir ortamda duyurabilmek için dudakların yukarısına taşıyorsunuz. Türküde ise tam tersi sesin gırtlakta kalması gerekiyor. Ben ikisinin orta yolunu bulmaya çalışıyorum. Çünkü tek başına yalnızca gırtlakta olması otantik değer taşıyor.
Operada bir hikâyenin parçası, Türkü söylerken ise tamamen bağımsız olmak...
İkisi neyi ifade ediyor?
Benim türkü söylememi kolaylaştıran soru da bu oldu. Ben bir türküyü de bir hikâye gibi düşünüyorum. Türkünün atmosferine girmek zaten o hikâyenin bir parçası olmak. Aynı heyecanı hissediyorum ve türkülerdeki bu derinliği sadece kocaman bir opera eserinin sıkıştırılmış yoğunlaştırılmış hali gibi büyütüyorum, öyle bir yolculuk yapıyorum kendi içimde.