'Rüya' bütün çektiğimiz...

'Rüya' bütün çektiğimiz...
'Rüya' bütün çektiğimiz...

Bora Altaş, canlandırdığı Yusuf karakterinin masumiyeti ve saflığı kadar yalnızlığını da çok başarılı bir şekilde yansıtıyor.

Bu yıl Berlin Film Festivali'nden 'Altın Ayı' ödülüyle dönen Semih Kaplanoğlu imzalı 'Bal'ın Türkiye serüveni bugün başlıyor. 'Yusuf üçlemesi'nin 'Yumurta' ve 'Süt'ten sonraki son adımı olan yapım, kahramanın çocukluk günlerine uzanırken rüyalar âlemine de göndermelerde bulunuyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Not: İş bu yazı, okuyanı final dahil hikâyedeki birçok gelişmelerden haberdar etmektedir, bilginize sunarız...
‘Yumurta’, ‘Süt’ ve nihayetinde ‘Bal’... Çember tamamlandı, şimdi sıra “Sorusu olan?” kısmında. Tıpkı o klişe espride olduğu gibi sanki biri, bu üçlemenin kahramanı Yusuf’a, “Şu koltuğa uzan da, bize çocukluğundan bahset” demiş ve ardından, seyirci kısmında oturan bizler de adım adım bu adamın hikâyesinin izlerini sürmüş gibiyiz. İlk aşamada, İstanbul’da bir sahafta bulduğumuz kalender, hafif de gamsız görünen adamın, annesinin ölüm haberini almasıyla birlikte kasabasına dönmesinin ve ‘şimdiki zamanı’yla hesaplaşma sürecine girişmesinin ardından, ‘Süt’te ergenliğin sivilceli ve de sivilcesiz tüm sorunlarıyla boğuşmasını izlemiştik. ‘Bal’ ise Yusuf’un nasıl bir dünyada temelinin atıldığına, ebeveynleriyle ve etrafıyla fiziksel ve ruhsal anlamda girdiği ilişkinin ilk adımlarına götürüyor bizleri. Böylelikle de parantez kapanıyor.
Lakin, ‘Bal’ın hikâyesine de bir parantez hâkim. Film, daha sonra Yusuf’un babası Yakup olduğunu anlayacağımız adamın attığı iple kendisine tutanacak bir dal aramasıyla başlıyor. Yakup, upuzun ağaçların birine tırmanırken dalın ağırlığını tartıp tartmayacağı bir ana geliyoruz. Bu, öykünün açılışı olduğu kadar belki de en heyecan yüklü bölümü. Tıpkı gerilen ip gibi biz de hafiften geriliyoruz. Yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun, o bilinen dingin, sade ve pürüzsüz anlatımı içinde, bu sekans sanki aksiyon filmlerinden ödünç alınmış gibi. Ardından jeneriği izliyor ve ‘Bal’ın asıl dertleriyle yoğruluyoruz. İşte söz konusu parantez de burada açılıyor ve nihayetinde, hikâyenin sonunda kapanıyor.

‘Hayırdır inşallah’
‘Bal’ ne anlatıyor derseniz, kısa bir özete geçelim: Yedi yaşındaki Yusuf, anne ve babasıyla örülü sessiz sakin dünyasından kopup ilkokul sıralarına uzanıyor ve bir anlamda ‘sosyalleşiyor’. Daha doğrusu sosyalleşemiyor. Sınıfta herkes sırasıyla okuma parçalarını, bütün arkadaşlarının önünde yüksek sesle dillendirip kırmızı kurdelalarını takarken Yusuf, sıra ona geldiğinde, evdeki başarısını gösteremiyor. Duraklıyor, hecelerde vakit kaybediyor, kekeliyor. Oysa babası istediği zaman Saatli Maarif Takvimi’nin yapraklarındaki en küçük ayrıntı bile onun için sıradan bir vakadır. Ufaklığın derdi sadece okumakla ilgili değildir, o kalabalıklara girmeyi, tıpkı geçmişteki (tabii ki aslında ‘gelecekteki’) ‘Süt’ örneğinde de gördüğümüz üzre, pek beceremiyor. Teneffüslerde, herkes bahçede itiş kakış içinde oynarken o sadece aksiyonun sessiz bir tanığıdır; pencereden dışarıda olan biteni seyrediyor. Bu arada Ömer Seyfettin’in o muhteşem öyküsündeki kadar olmasa da, kendince ‘İlk Günah’ı da işliyor, ödev zamanı arkadaşının defterini öğretmenine göstererek sırasını savıyor. Bir de rüyalarla derdi var; her gördüğünü babasına nakletmek istiyor ama daha ilk hamlesinde, uluorta yerde yüksek sesle anlatmaması yolunda ilk uyarıyı alıyor; çünkü babasına göre rüyalar pek de paylaşılacak şeyler değildir. Yakup’un en büyük meşgâlesi ise ormanın derinliklerinde, yüksek ağaçlara kurulmuş el yapımı kovanlarda üretilen balları toplamaktır. Son seferinden ise ses seda çıkmıyor. Yusuf, annesi Zehra’yla babasının dönüşünü dört gözle bekliyor. Bu arada da, rüyalara ve hayal âlemine sığınıyor...

Şenlik sahnesi çok iyi
‘Bal’, Kaplanoğlu’nun yukarıda da kısaca hatırladığımız kendine özgü sakin anlatımının izlerini süren bir film. Hatta bu kez sanki, şiarı gibi görünen ‘Less is more’u (Az çoktur), ‘daha da az’a çekmiş. Diyaloglar daha bir azalmış, doğanın kendi sesi ve kahramanların iç sesleri daha bir çoğalmış. Film, son derece aksiyonel bir açılışın ardından sükûnetle olan flörtünü üst düzeye çıkarıyor ve yoluna adeta ‘dilsiz’ devam ediyor. Bizim, eleştirmen olarak böylesi türden cümlelerle tanımlayabileceğimiz bu bölümleri, başkaları belki ‘sıkıntılı’, ‘çok ağır’, ‘temposuz’ gibi ifadelerle niteleyebilir, bence hakları da. Lakin bana bu noktada dokunan bir şey olmadı. Peşi sıra sanki onca sessizliğin ardından gelmesiyle daha bir vurucu olabilen, yayladaki şenlik bölümleri var ki, film sanki sabretmenin mükâfatını ilk kez burada veriyor. Sis Dağı Şenlikleri’nin o gürültülü ama kendi içinde kusursuz bir ahengi olan ritminde, Yusuf’un horon tepenleri iteleyerek kendisine yer açmaya çabalaması, hayattaki varoluşuna ilişkin de bir hamle adeta. Nihayetinde de parantez kapanıyor. Filmin kendine özgü temaları arasında vicdan, adalet (ki bunların büyük bir kısmını okuldaki hayatın içinde, özellikle de öğretmenin davranışlarında görüyoruz) gibi insanoğlunun tarihsel serüveni içinde, mutlaka çalacağı kapılar var. Yusuf’un, okuma sınavını geçmeden kırmızı kurdelaya ulaşması bile, bu kavramların bir tür hayattaki yansıması. 

‘Sonbahar’ın Yusuf’u...
Meseleyi ‘Bal’dan çıkarıp ‘üçleme’ üzerinden tartışırsak, Kaplanoğlu her ne kadar Yusuf’la bizi ‘Yumurta’ dolayısıyla tanıştırıp geçmişe taşısa da, hem ‘Süt’, hem de ‘Bal’, klasik anlamda kronolojik geriye dönüşlere sahip değil. Yani hikâyeler, ‘On yıl önce’, ‘20 yıl önce’ türünden ibareler taşımıyor, aksine ‘şimdiki zaman’ın dışavurumu gibi karşımıza geliyor. Ama biz yine de biliyoruz ki, anlatılan Yusuf’un serüveni. İşte bu tablo içinde ‘Bal’la tanışıp ilişkiyi ilerlettiğimizde, ben kendi adıma ‘üçleme’nin son adımındaki çocuğun büyüdüğünde ‘Yumurta’daki yetişkine dönüşeceği konusunda kuşkulandım(!) Şaka bir yana, gerçekten de sanki ‘Bal’ın Yusuf’u büyüdüğünde Özcan Alper’in ‘Sonbahar’ındaki Yusuf bile olabilirmiş gibi geldi bana. Bu duyguda da kuşkusuz coğrafya en etkili rolü üsteniyordu.

Almanlar beğenince biz de beğendik
Öte yandan filmi izlemeden önce, ‘Bal’ın Berlin’de Altın Ayı almasından dolayı kendi adıma “Ya Werner Herzog’un başkanlığındaki jürinin beğendiğini beğenmezsem” türünden bir tedirginlik de yaşadığımı söylemeliyim. Hoş, tarih boyunca Almanlar yenik sayıldığında malum biz de yenik sayılıyorduk; dolayısıyla onlar beğendiğinde de, el mahkûm biz de beğenecektik. Şükür ki, filmi izledikten sonra bu ‘tarihsel miras’a başvurmadan, salondan huzur içinde ayrıldım. Ama yine de bilinen bir şeydir; bu tür üçlemelerde sinemasever bilinçaltınız, sizi ister istemez bir sıralamaya iter. Benim sıralamamı sorarsanız; en üste ‘Süt’ü, ikinci sıraya ‘Bal’ı, son sıraya da ‘Yumurta’yı yerleştiririm.
Öte yandan ‘Bal’daki neredeyse her bir kare, bütün o pastoral görüntüleriyle birer tablo niteliğinde. Çamlıhemşin’in o muhteşem doğası, birçok sahneye kendiliğinden anlam yüklemiş. Dolayısıyla ‘Aguirre’, ‘Yeşil Karıncaların Düş Gördüğü Yer’ ve ‘Grizzly Man’ gibi doğanın kucağında filmler çekmiş bir büyük yaratıcı, Herzog ‘Bal’ı sırf görüntüleriyle bile sevebilirdi. 

‘Geveze bir toplum’a böyle bir film
İşin rüyalar ve metaforlar bölümüne gelince; Kaplanoğlu bu ayki Sinema dergisinde yer alan söyleşisinde, “Rüya paylaşıldıkça kaybolan, üzerine konuştukça unutulan bir şeydir” saptamasında bulunmuş. Sinema da aslında bir anlamda en azından yaratıcısının rüyalarının seyirci tarafından paylaştığı yerdir. Dolayısıyla bir noktadan sonra iş yönetmenin elinden çıkıyor, anlam bozuluyor, araya sembol ve metaforların kişiden kişiye yorumlanması giriyor.
Filmdeki ya da ‘üçleme’deki sembolleri okuma aşamasında, Yusuf ve babası Yakup’tan mütevellit kuşkusuz ‘Kutsal kitaplar’a ihtiyacımız var. Malum Hz. Yusuf, Hz. Yakup’un en sevdiği oğluydu ve kıskanç ağabeyleri tarafından önce ıssız bir kuyuya atıldı. Burada, ‘Yumurta’daki ‘kuyu sahnesi’ne dönmek mümkün. Yine ‘Kutsal kitaplar’a göre Hz. Yusuf’a, Tanrı tarafından rüyaları yorumlama yeteneği bahşedilmiştir. Bunun izlerini de ‘Bal’da bulmak mümkün. Peki seyirci bu izleri sürer mi, bilinmez. Öte yandan sessizliği ve susmanın da bir erdem olduğu yönündeki tavrıyla bu film, sabah akşam konuşan, hiç susmayan, sürekli komplo teorileriyle cebelleşen bir topluma uyar mı? Burası da ayrı bir tartışma konusu olsa gerek.

Peki ya Yusuf’un yaşlılığı?..
Usuldendir, bir de oyunculuklara göz atalım. Erdal Beşikçioğlu ‘Hayat Var’dan sonra yine farklı bir projede yer alıyor ve filmin ritmine uygun olarak, sessizliğin sesi olmayı başarıyor. Tülin Özen de bu sessizlik içinde çoğu kez gözleri ve mimikleriyle oynuyor. Minik Yusuf’taki Bora Altaş ise, tüm saflığı ve masumiyetiyle hikâyeye yeterince damgasını vuruyor (özellikle babasıyla arasında geçen “Valla mı?” diyaloğu muhteşem). Ama bu tiplemeye karşı benim şöyle bir çekincem var; tamam filmi beğendim ama Yusuf bir çocuk olarak çok ‘kurgusal’ geldi bana. Bir çocuk, doğası gereği yalnızlığı bir kader ya da tercih olarak seçemez gibime geliyor. Tamam, dışarıda kalabilir ama hep kulağı, arkadaşlarının onu çağıracağı andadır. Ve gün gelir, bu ‘makûs talih’i bozulur, yani oyunun içine dahil edilir. ‘Bal’ın Yusuf’u ise, nasıl derler, büyüyüp de küçülmüş gibi.
Son olarak, tamam ‘üçleme’ bitti ama Yusuf’un yaşlılığı nasıldı, Kaplanoğlu bir ara ileride, ‘üç artı bir’ kuralından yararlanıp o günlere de el atarsa, fena olmaz gibime geliyor...