Şahane bir Nick Cave baladı...

Şahane bir Nick Cave baladı...
Şahane bir Nick Cave baladı...
Başka Sinema kapsamında bugün gösterime giren Nick Cave belgeseli 'Dünyada 20.000 Gün', bir belgesel olmaktan öte sanki manifestif bir metin, bir başkaldırı aracı ya da uzun, büyüleyici bir Nick Cave-Warren Ellis baladı gibi...
Haber: SELCAN ÖZGÜR / Arşivi

DÜNYADA 20.000 GÜN (Not: 4/5)
Orijinal adı: 20.000 Days of Earth
Yönetmen: Iain Forsyth, Jane Pollard
Oyuncular: Nick Cave
Yapım: İngiltere/ 2013
Süre: 95 dakika

Nick Cave –müzik tarihinin en kendine has atmosfer yaratıcılarından biri– bizi kendine hayran etmek için bu kez de sinemada açtı elini ortaya. Bu iddiası kendinden bağımsız hareket eden çekici magandanın içini doldurduğu şüphesiz en iyi işlerden biri olmaya da adaydı. Şarkıları, bugüne kadar yazdığı her metin, her satır bugün de eşin dostun varlığıyla bu şahane filme yol açtı… Hem biraz fantastik, hem tekinsiz, hem de az yürünür cinsten.
İstanbul Film Festivali ve Başka Sinema ön gösterimlerinin ardından 19 Eylül’de Türkiye ’de gösterime giren ‘Dünyada 20.000 Gün’ belgeseli, bir belgesel olmaktan öte sanki manifestif bir metin, bir başkaldırı aracı ya da Ian Forsyth ve Jane Pollard’ın da katkısıyla bestelenmiş uzun, büyüleyici bir Nick Cave-Warren Ellis baladı gibi. Söz konusu bu filmi kadim dost Warren Ellis’dan bahsetmeden anlatmak söz konusu bile değil. Onlar birbirlerinin ve kendilerinin hem Faust’u hem Mephistopheles’i. Biz ise belki Faust yerine “dur ey zaman!” diyen Gretchen hamili fanileriz. (Hissi itibariyle bkz. Barbara Bonney, Gretchen am Spinnrade. Geoffrey Parsons- Franz Schubert) Filmin bütün bir atmosferinin kurucu unsuru son albüm Push The Sky Away (2013) ise yaratlan film zamanlı bu dünyanın davudi sesi. İşte şimdi bir filmi anlatmaktan çok güzelleme yapıyor olduğumu düşündürtsem de, inanın eksik olabilir ama fazla değil söylediklerim.
Film; Dünya’da 20.000’inci gününü geçirmekte olan Nick Cave’in kâh çocukluğundan, kâh The Boys Next Door ve Birthday Party zamanlarından kalma, şimdiki onu oluşturan kimi momentleri biraraya getiren görsel belgelerle açılıyor. Sayılamayacak kadar çok ve hızlı akan karede 20.000. gün geçmişi hatırlarken Cave’in zihni ne kadar hızlı ve an’ımsayarak akıyorsa bizimki de öyle akıyor sanki. Bütün bu anlar ve hatırlattıkları onu Nick Cave yaparken, bizi içinde bulunduğumuz an onu çok çok dışarıdan izlemeyi ve bilmeyi deneyecek seyirciler yapıyor. Ortaklaşıyor, hemhalleşiyoruz.
Birleşik Krallığın Brighton’ına geldiği ilk yıllarda soğuk ve kasvetli hava yüzünden şehri sevmeyen/alışamayan Cave şimdi sanki şehirle elele göğe yükselmiş gibi. İkisi de birbirinin içinde ve bütün sınırlarında dolaşıyor sanki.
Film boyunca biyografik belgesellerde görmeye alıştığımızı düşündüğüm türden, öyle gündelik hayatın “yıkıcı” sıradanlığına dair hiçbir tacizkar ihlal yok. Bu tacize kimi zaman seyredilen, kimi zamansa seyirci maruz kalıyor çünkü çoğu kez. (Bu muhafazakar bir bakıştan öte, sektörün arzu nesnesi olarak metalaştırdığı insanı, kimi gündelik müdahalelerle yıkmaya çalışan, yahut ona doğallaştırma hamlesi diyebileceğimiz türden yönlendirmelerde bulunan tutuma itiraz gibi okunabilir.)
 

İlk uzun metrajlarını ustalıkla tamamlamış olan Forsyth ve Pollard’ın tercihiyle, Nick arabasına atlayıp yola koyulduktan bir süre sonra zihninde beliriyorcasına, birden arka ya da yan koltuğunda beliren eski ve yeri ayrı doslardan misal Blixa ve Kylie filmin sürprizlerinden. Ancak ne eski anılardan ne de bugünlerinden sözetmiyor, yalnızca içinde bulundukları anın muhasebesini yapıyor oluşları sahiden özel bir ana tanıklık ettiğimiz hissi uyandırıyor bizlerde. Bu da belgeseli farklı kılan tercihlerin omurga disklerinden. Cave’in yıllardır yaratmayı sürdürdüğü o kocaman dünyaya bir kameranın ancak bu kadar yaklaşabileceğine ikna oluyoruz. Bu kadar, fazlası yok.
Filmde bence eleştiriye açık olan tek kısım ise terapi koltuğu fikri. Elini en bilindik sorgulama jestiyle, bilmiş şekilde işaret parmağını doğrultarak, sorgu/sohbet boyunca yanağında tutmayı başaran adamımızın karşısında Cave’in tüm cüretkar, akılcı ve açık biçimde tereddütsüz yanıtlarının onun varlığını nasıl da boşa düşürdüğünü görüyoruz. “Sorgu”nun sistematik sinir bozuculuğuna karşın bir Antidot gibi konuşmanın gerçekleştiği odaya ve sinema salonuna yayıldığını hisseden tek seyirci yüksek olasılıkla sadece ben değilim.

Dönelim Cave’in yaşam filminin şeridinde yer alan köşebaşı fotoğraflara. Yaşamının kimi anlarında yanında, yolunda yer alan olaylar, insanlar, tanıklıklar, “güzel ve yüce” anlar, hissi itibariyle polisiye bir filmin içindeymişçesine soğuk, teknikle donatılmış bir odada fotoğraflar aracılığıyla adeta sedyeye yatırılıyor. Geçmiş ölüdür. Geçmiş, geçmişte kalmıştır. Ancak zihin görüntüyü çoğaltmaya, anlamlandırmaya devam eder diyor; bizim işimiz bugün, şu an ve şimdiyle diye ekliyor sanki. Seyirci olarak asla görüntünün tamamına ya da ayrıntısına hakim olamadığımız bir mesafede, daha öteye gitmemizin içinde bulunduğumuz gerçek dünyada asla mümkün olamayacağı seyir yerinde oturmuş Cave’le birlikte fotoğraflarına bakıyoruz. Ekranda gördüğümüz fotoğraf karesini, sahneyi seyrederken projeksiyonla yansıtılarak iki ve yansıttığı fotoğrafa ayrıntı göstermek için mercek tutarak üç kez geri uzağa itiyor sanki bizi yönetmenler. Bizden uzaklaştırılmış fotoğraflara bakarak, katlanan yabancılığımızla uzlaşmaya çalışıyoruz. Bu daha fazlasını görmeyi istemiş olmaya dair değil, aksine tam da röntgenci değil seyirci olarak senin ve bir yaşamı konu edinen bu belgeselin merak alanına girecek kadar şeyi bilmenin yeterli olduğunu anlamaya dair bir tanıklık.
Filmin doruk noktalarına gelince; onları elbette seyirci olarak hevesle beklediğimiz –Cave ve Ellis’in baş aktörü oldukları The Bad Seeds’in de yer aldığı– stüdyo ve canlı performans sahneleri oluşturuyor. Yukarıda da bahsi geçtiği üzere 2013 yılında yayınlanan ve toplamda 43’ 20’’ süren kaydıyla son albüm Push the Sky Away’in aynı adlı şarkısı ile birlikte Higgs Boson Blues ve finalde de müthiş bir yükselişle bizi uğurlayan, yahut şöyle demeli, Nick Cave’i ekrandan çekip yeniden müziğin içine alan Jubilee Street’le eşsiz bir “performansın dönüştürücü gücü”yle uğurlandığınızı hissediyorsunuz.
Seyirciyi doyuran, o şahane finalin biricik anlatısı ise yönetmenlere ve seyir deneyiminize kalsın, öyle çok sürprizli filan olduğundan değil, en azından bu kadarına çok bilmiş hiçbir tanıtım/eleştiri yazısının müdahil olmaya mecali yok diye…