Sanatın asıl sahibi kim?

Dünyada herkesin Alfred Hitchcock'u sevmesi gerekmiyor. Kaldı ki, korku ve gerilim filmlerinin bu büyük ustası...
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Dünyada herkesin Alfred Hitchcock'u sevmesi gerekmiyor. Kaldı ki, korku ve gerilim filmlerinin bu büyük ustası, ondan da öte o alanların yaratıcısı olan İngiliz yönetmenin filmlerinin pek öyle sevilecek bir yanı yoktur. Aranızda bir bağ kurmak için ya o tür filmlere özel bir ilginiz olmalı ya da çoğu insanın yaptığı gibi oturup Hitchcock filmlerini 'çalışmalısınız'.
Gerçekten de öyle! Bu filmler neredeyse asıl bittikleri noktada başlar. Her bir karesini ayrı ayrı ele alıp, sinema tekniği açısından, psikanalitik yönden, ideolojik açıdan 'okumak' mümkün. Üstelik, herkesin okuması da kendisine.
Sanat Tanrısal mıdır?
Örneğin, 1980'lerden başlayarak, ideoloji konusuna yepyeni bakış açıları getiren bütün bir toplumsal kuram alanını Lacancı bir değerlendirmeyle ele alan Slavoj Zizek, en önemli kitaplarından birisinin başlığını tam da bu söylemek istediklerimi kanıtlarcasına, 'Alfred Hitchcock Hakkında Bilmek İsteyip Fakat Lacan'a Sormaktan Çekindikleriniz' koymuştu.
Amacım, Hitchcock'u tartışmak değil. Onun hakkında düzenlenmiş bir sergiden hareket ederek 'sanatın sahibi' ve sanatçı konusunda birkaç şey söylemek. Çünkü Paris'te, Pompidou Merkezi'nde görülen 'Hitchcock ve Sanat' sergisi bu iki konuda en çok düşülen yanlışı bir kez daha düzeltiyor.
Sanılır ki, sanatçı kendisine özgü yetenekle doğmuş, her şeyi kendi zekâsının veya yeteneklerinin içinden türetmiş birisidir. Sanatçı olmak özel ve 'Allah vergisi' bir şeydir. Ötesi de, sanatçının esinine kalmıştır. Bu görüşlerin önemli bir bölümü
Rönesans'ta ve o dönemin gerçekten Tanrısal denebilecek derecede güçlü sanatçılarının etkisi altında doğmuştur.
Modernitenin belli dönemlerindeyse, sanatçılar, bir yandan sanatın sıradanlığını, gündelik oluşunu, hatta önemsizliğini kanıtlamaya ve bu anlamda sanatı 'bozmaya' çalışırken bir yandan da 'ben yaptım oldu' mantığını
egemen hale getirmiş, değindiğim egemen görüşün daha da güçlenmesine yol açmıştır.
Sanat yapıtının meta değerinin yükseltilmesi için de böyle bir 'çalım'a ihtiyaç vardı. Örneğin, Duchamp'ın kurulu sanat normlarını altüst ve alaşağı etmek için uyguladığı işler bir süre sonra 'klasikleşmiş', müzelere girip milyonlarca dolara alınıp satılmaya başlayınca kendisi de mistik, mitik bir nitelik kazanmıştır.
Oysa bu, tepeden tırnağa yanlış bir görüştür. Ne sanatın ne de sanatçının böyle bir anlamı yoktur. Tersine sanat bir eklenme, bir eklemlenme sorunu ve işidir. Hiçbir sanatçının gücü kendisine kadar gelen sanat tarihinden daha fazla değildir; olamaz da. Çünkü, sanat tarihinin birikimini önünde bulmasaydı, hiçbir sanatçı yapıtını
üretemezdi ve ne sanatçı önem kazanabilirdi ne de yapıtı.
Sanat tarihinin önemi
Sanat yapıtı, daha önce ortaya koyulmuş sorulara verilmiş yanıtlar, getirilmiş çözüm önerileri olduğu kadar da, sanatçının sorduğu, ortaya attığı yeni sorulardır. Bunların tümü de 'o' son yapıttan öncekilerle ilgili bir şeydir. Onların mukayese düzlemi olmasa herhangi bir yapıtın kendi gerçekliği de oluşamaz. O arada elbette çeşitli sanatçılar, sanat tarihini belli kırılma noktalarına taşımaktadır. O anlamda sanat tarihine bir sıçrama olanağı sağlamıştır. Ama bu, değindiğim gerçeği değiştirmez.
Pierro della Francesca olmasaydı Balthus olmayacağı gibi, Haydn olmasaydı Mozart, o olmasaydı Beethoven olmayacaktı. Bu zincir, en aykırı, en ayrıksı duran sanatçılar için de aynen geçerlidir. Elbette, bu arada, 'avant-garde' (öncü) sanatçılar olacağı gibi, 'precursor' denen, bir sürecin ilk taşını koymuş sanatçılar da olacak, o arada 'konvansiyonel' (geleneksel) çizgide yapıt üreten ama gene de o çizginin en iyisini meydana getiren sanatçılar da olacaktır.
Hitchcock olmasaydı
Hitchcock sergisinin önemi burada. Sergi de, Truffaut'nun, 'ölüm sahnelerini sevişme, sevişme sahnelerini ölüm sahnesi gibi çekiyor' dediği bu büyük sanatçının kendisinden öncekilere hatta farklı
alanlarda yapıt veren sanatçılara ne kadar borçlu olduğunu gösteriyor.
Onlar arasında Dali, de Chirico, Magritte gibi çok iyi bildiklerimiz var; Carl Willink, Albert Martiono gibi daha az bildiklerimiz var. Onlar olmasaydı Hitchcock olmayacaktı; çünkü, şimdi, Hitchcock sahnelerinin neredeyse onlardan bir bir esinlendiğini, hatta onları 'aynen', evet aynen, 'canlandırdığını' artık biliyoruz. Ama Hitchcock olmasaydı o zaman da mesela Truffaut olmayacaktı.
Üstada çok uygun bu 'dehşet veren' sergiyi gezdikten sonra insan bir kez daha fark ediyor: Sanat, cami avlusunda bulunmuş,
'nesebi gayrisahih' çocuk değildir.