Sanatın 'doğrusu' nedir?

'Salkım Hanımın Taneleri' bir roman ama romanın ve edebiyatın bütünüyle dışında tartışılıyor. Şair Özdemir İnce, geçen hafta pazar günü...
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

'Salkım Hanımın Taneleri' bir roman ama romanın ve edebiyatın bütünüyle dışında tartışılıyor. Şair Özdemir İnce, geçen hafta pazar günü, Hürriyet Pazar ekinde yayımlanan yazısında işin bu yanı üstünde durmuş ve önemli bir saptamada bulunmuş.
İnce, bir sanat yapıtının referansının sadece sanat olması gerektiğini vurguluyor. Bir romanın, şimdi olduğu gibi onun dışında kalan sorunlar etrafında tartışılmasının anlamsız olduğunu belirterek, yapıtın içinde yer alan gerçeğin, gündelik hayatta bulunan gerçeği bağlamayacağını belirtiyor. Yazar Karakoyunlu'yu yapıtını, mevcut tartışmalar çerçevesinde 'doğrulamaya' çalıştığından kınıyor.
İnce, yerden göğe haklı. Romanın ya da herhangi bir yapıtın gerçekliğini onun dışında kalan olgulara giderek doğrulamak kaygısı oldukça eski bir hastalık. Elbette sanatta gerçekçilik diye bir kavram var. Elbette, sanat gerçekle belli bir ilişkiyi doğal olarak yaşar, ama onlar farklı bağlamlar.
Bu tartışma hakkında benim söyleyeceklerim aslında biraz daha farklı. Fakat, İnce'nin saptaması, bana Picasso'yla ilgili bir anekdotu anımsattı. Üstadın sergisini gezen birisi 'Bu ne biçim balık?' deyince, Picasso, o, der, balık değil, resim! 'Salkım Hanımın Taneleri' etrafındaki tartışmalarımız da herhalde bu anlayış içinde sürdürülmeli ama olmuyor. İnsan o zaman neden diye sormak zorunluluğunu hissediyor.
Romanımız ve gerçek
Bu, bizim edebiyatımızın gerçekliğiyle, tarihiyle ilgili bir şey ve romanımızın, onu oluşturan zihinsel yapımızın da sınırlarını çiziyor. Türkiye'de roman, daha geniş bir tanımlamayla söylemek gerekirse yazınsal anlayışımız gerçekçiliğin dolaylarında kurulmuştur. Daha Tanzimat'tan başlayarak bunu meydana getiren sayısız unsur vardır.
İçlerinde en önemlisiyse, edebiyatın kendi başına bir dal olarak evrilmesine olanak veren bir tarihe sahip olmamasıdır.
Yazılı anlatımın Tanzimat öncesi bir tarihinin bulunmaması, toplumsal hareket ve düşünceden bağımsız bir edebiyat düzleminin oluşmasını engellemiştir. O dönemde ortaya çıkan yazarlarsa, edebiyatı, belli bir düşüncenin toplumsal hale getirilmesi, yaygınlaştırılması için araç olarak
görmüştür. Bu anlayış, daha sonraki dönemlerde de devam etmiş, böylece, edebiyat, ancak belli bir ideolojiyle bütünleştiği oranda, ölçüde söz konusu edilebilmiştir.
Gerçekliği kurgulamak
Aynı vurgulamayı bir kez daha yapayım: Edebiyatın, bilhassa romanın, tarihle, toplumsal dönüşümle ilgisi yoktur demek saçmalıktır. Burjuvazinin yazınsal söylemi olarak doğan roman, elbette onun macerasının da zihinsel arka planı olmuştur. Ama o kadar: arka plan! Tarih de, toplumsal dönüşüm de, büyük gerçeklik yazarlarının elinde yeniden kurgulanmıştır. Ne var ki, Stendhal'de İtalya, Tolstoy'da Rusya savaşı sadece dramatik unsurun içine oturtulacağı bir bağlamdır. Biz, tarihi de, toplumbilimi de sadece dönemini simgeleyen ve 'tipik olan' bir şeyin, yani sanatın içinden öğreniriz.
Oysa bizde öyle mi?
Bizde roman, tarihi yapmaya çalışan bir unsurdur. O nedenle romancının ideolojisi romanın kendisine ait gerçekliğin önünde gider. Saptanacak olan gerçek, romanın kendisine ait gerçekten çok daha önemlidir. Roman ikincilleşir. Tarihin doğrusunu yerine oturtmaya çalışan, ona yeni bir yörünge vermeye gayret eden romancı böylelikle klişe yapıtlar, karton tipler üretir. Roman adı altında başka bir söylem koyar ortaya ki, bu, beyhude bir çabadır. Roman, tarihin doğrusunu saptayamaz.
Türkiye, romanı hâlâ bu anlayışla okuyor. Gerek yazıcılık, gerekse okuyuculuk düzeyinde yaşanan bu kısıtlamanın en genel ve 'spekülatif' nedeniyse herhalde Türkiye'nin toplumsal düzeyde bir estetik birikim meydana getirememesidir.
Estetik birikim eksikliği
Başta devlet olmak üzere, estetiği oluşturan hemen her katmanın önceden bir ideolojik yaklaşımla belirlenmesi bu kısıtlamayı doğurmuştur. Estetiği üreten kişinin de yapıtını ya o ya da karşıtı bir ideolojiyle üretmesi süreci beslemiştir. Bu da 'yararcı' bir sanat anlayışının egemenleşmesine yol açmıştır.
Bütün bunları, 'Özerk estetik bilinç eksikliği' diye özetlemek mümkün. Onun başlıca nedeni de modernizmin Türkiye'ye çok geç girmesidir. Yüzyıl başındaki modernizmin, 'yıkıcı' tavırlarına, onun dadaizm ve sürrealizmle beslenen açılımlarına eğitim sistemi nedeniyle kapalı ve uzak kalmış Türkiye, 19. yüzyıl gerçekçiliğini ve yararcılığı kendisine yeterli saymıştır.
Sanat ve sanatçı oluşumunun bir başka olmazsa olmaz koşulu, modernitenin getirdiği tekillik ve vesayetten kurtulmuş birey anlayışıdır. Oysa bizdeki cemaatçilik ve dayanışmacılık anlayışı onu da baltalamıştır. Sonunda ortaya 'toplum için iyi' olduğuna karar verilmiş, 'bilginin
içinden' üretilmiş yapıtlar çıkmıştır. O da bu kadarına izin vermiştir işte.
Oysa, kalıcı ve gerçek bir gerçekçi yapıt ancak bu süreç aşıldıktan sonra üretilecektir.