Sanatta yeni var yeri yok

Geçenlerde Radikal'de yayımlanan bir haberde bir zamanların çok tanınmış görsel sanatlar fuarı Fiac'ın eski prestijini yitirdiği, kazanmak için yeni bir hamle yapması gerektiği yazılıyordu.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Geçenlerde Radikal'de yayımlanan bir haberde bir zamanların çok tanınmış görsel sanatlar fuarı Fiac'ın eski prestijini yitirdiği, kazanmak için yeni bir hamle yapması gerektiği yazılıyordu. İzleyebildiğim kadarıyla sadece Fiac değil birçok yerleşik sanat etkinliği eski önemini yitirdi. Bu yabana atılmayacak kertede ciddi bir olgu. Çünkü sadece o etkinlikler değil, sorunu mesela Türkiye de doğrudan veya dolaylı olarak yaşıyor.
Bunu söylemekle birlikte Türkiye'nin o dünyada olup bitenden gerçek ölçüde ne kadar etkilendiği başlı başına bir soru ve sorun. Çünkü, Türkiye, bu tür etkinliklere bir genel kültür politikası bağlamında katılmıyor. Sadece belli galeriler belli nedenlerle oralarda boy gösteriyor. Onun yararı da nedir iç piyasaya doğrusu bilmem. Belki bazı sanatçılar o yoldan bazı ilişkiler kuruyorlardır, yeni sergilere çağrılar alıyorlardır fakat bu da sınırlı bir şey. Tek başına o türden bir yaklaşımın kalıcı ve köklü olması hemen hemen imkânsız.
Bunları, geçenlerde düzenlenen İstanbul Sanat Fuarı'nı gezerken de düşündüm. Birçok galeri vardı ama fuarın tamamı önemli bir sanat duyarlılığı, daha doğrusu heyecanı yansıtmıyordu. Tam tersine, birçoğu amatör galeriler, hobi türünden işler sergiliyor, sanatın ucuz/luk piyasasına katkı yapmaya çalışıyordu. Oysa böylesi kolektif sergilerin o cinsten bir telaş yaratması, yeni soluklar getirmesi gerekir. Amaç da beklenti de odur.
Bu, salt bizim için geçerli bir durum değil. Bütün dünyada sanat alanı, pazarı bu türden bir kriz yaşıyor. Bunun çok çeşitli nedenleri var. Geçenlerde, yabancı bir dergide yayımlanan bir yazıda da bu hususa değiniliyordu. Durumu açıklayacak nedenlerin başında Batı Avrupa'da sanat piyasasında giderek azalan devlet etkinliği geliyor. 1945 sonrasında Batı Avrupa ülkelerinde kendisini gösteren devletçi politikalar sanat alanını da kuşatıyordu. Devlet bu alana doğrudan yatırım yapmaktaydı. Büyük müzeler bu gelişmeyi oluşturan ve tetikleyen ana unsurdu. Ardından büyük durgunluk dönemi başladı, sağ iktidarlar işbaşına geldi ve 1980'den bu yana piyasanın bu kanadı gitgide artan bir hızla çöktü. Kapitalistler, burjuvalar her zaman sanata yatırım yapıyordu, Batı'da. Bu, bir gelenekti. Fakat bugün biliyoruz ki, orada da çağdaş sanat yatırımı artık burjuvaların ilgi alanından çıktı. Gene aldığı kadarını devlet alıyor, yerel yönetimler sahipleniyor. Bir de sanatın ayakta kalmasını sağlayan özel kanunlar var. Örneğin bina yatırımlarının belli bir payının sanata ayrılması gibi.
Öncelik paraya...
Bu işin 'makro' yanı. Mikro yanında galeriler piyasasının küçülmesi geliyor. Bu olumsuz gelişme de yukarıdaki nedene bağlanabilir. Fakat onun ötesinde görsel sanatlar üretimi artık iki temel olgudan ötürü beslenemiyor. Öncelikle yetenek birikimi artık başka alanlara yöneliyor. O alanların başında sinema ve reklam dünyası gibi görselliği araç olarak kullanan kesimler geliyor. İnsanlar o alanlarda daha hızlı ve çok para kazanabiliyor. Sanatı amaç edinen işlerle uğraşmıyorlar. Üniversitede görsel sanatlar programında ders anlatıyorum. Belli bir heyecanla, iştahla bu işi entelektüel yanından kavrayan öğrenci yok denecek kadar az. İkincisi, dünyanın bugünkü ortamında sanatsal duyarlılık artık gerçeğini yitirdi. Bunu söylemek belki güç. Hatta ilk bakışta insanda başkaldırı duygusu uyandırıyor. Fakat biraz derinlemesine düşününce insan işin içinde bir iş olduğu anlaşılıyor. O da şu...
Sanat, hemen her yerde, hatta kapitalist ilişkilerin, model ve yaklaşımların egemen olduğu dünyalarda büsbütün ana akımların boyunduruğunda. Ana akım genel geçer zevki ve estetiği tayin ediyor. Onun dışında seçenek olarak üretilen sanatın sert, şiddet içeren, çatışmacı bir tavrı var. Bu nedenle de kendisine ait bir dünya yaratmak zorunda. O dünyanın sınırları belli: dar ve küçük. İdeolojik bir yaklaşım bu. Doğal ve kaçınılmaz olarak öyle. Sanatın daha yüksek bir niteliğe sahip olması bu kesimin elde ettiği önemli bir sonuç. Ne var ki, bu defa da izler çevresi zayıf oluyor. Ona bağlı olarak parasal sorunlar işin içine giriyor.
İdeolojik bir olgu
Özellikle 1980 öncesinde avangart sanatın etkinliği, o etkinliğin kabul görmesi, modernist bilincin bu çıkışı desteklemesi bu dünyayı ayakta tutan en önemli olguydu.
Oysa 1980 sonrasında bütün dünyada hızla yayılmaya başlayan ve kapitalizmin üçüncü büyük dalgasının yarattığı şok bu gidişi kesintiye uğrattı. Bu dünya artık ortalamanın dünyası. Televizyonlar, Hollywood sineması, Amerikan kökenli kültür endüstrisi bütün dünyada çok büyük bir kesimin kendisini bu sanatla özdeşleştirmesine yol açtı. Sonuç olarak ana akım, ana gövde sanat duyarlılığı da büsbütün sığlaştı, içine doğru çöküp kurumaya başladı. Bugün yaşanan sorun Fiac'ta veya başka bir genel sergileme etkinliğinde kendisini gösteren çıkmaz buradan kaynaklanıyor. Kısacası, ideolojik bir olgu şimdi yakındığımız şey.
Bu çıkmazı genel olarak modernin ölüşüyle irtibatlandırmak gerek. Onun yanı sıra bu olumsuz durumun altında çağdaş sanat dediğimiz anlayışın doğrudan politik bir öze tutunması yatıyor. Çağdaş sanat bu özelliğiyle sadece ana yatağın dışına çıkmakla kalmıyor aynı zamanda o yatağı yadsıyor da. Yukarıda söylediğim gibi seçenek oluşturan zeminlerin sanatı haline geliyor çağdaş sanat.
Sözünü ettiğim şartlar altında ne Fiac ayağa kalkabilir ne de bir başkası. İstediği kadar nitelikli olsun, büyük örgütlenmeler son kertede kendi çıkmazlarını yaşayan örgütlenmelerdir. Yeni, yaratıcı sanatı onların dışında bir yerlerde aramak en doğrusu. Yen ve yer meselesi mi bilemem ama yeni ve yer meselesi olduğu kesin işin.