Sanattan anlamayanları cahil diye...

Sanattan anlamayanları cahil diye...
Sanattan anlamayanları cahil diye...

'Guruldayan Kalpler'in senaristi Caner Güler. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Sıradan insanların modern sanat algısını hayli komik ve akıcı bir polisiye hikaye eşliğinde anlatan, başrolünde Devin Özgür Çınar, Necip Memili ve Algı Eke'nin yer aldığı 'Guruldayan Kalpler', nihayet gösterimde. Geçen yılki Antalya Altın Portakal'da Ömer Uğur'a Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazandıran bu keyifli sanat komedisini senaristi Caner Güler'le konuştuk.

Sanat, yoksulluk, yaratıcılık, sevgi… Farklı temaları hem eğlenceli hem de duygusal olarak bir araya getirebilen keyifli bir komedi ‘Guruldayan Kalpler’. Siz filmi nasıl tanımlarsınız?
‘Guruldayan Kalpler’ her şeyden önce derdi olan bir film. Beni her zaman toplumdaki anlaşılmaz olanı, yok sayma ya da anlamayanı yok sayma durumu çok rahatsız etti. Sanat söz konusu olduğunda, sanat eserini anlamayanlar, anlaşılmaz bulanlar ya da beğenmeyeler, ‘Netekim bunu ben de yaparım’ ya da ‘Bu ne ki şimdi, sanat mı?’, ‘Ücibik, içine tükürürüm böyle sanatın!’ gibi bir tavır içine girebiliyor. Bu çok rahatsız edici bir durum. Diğer yandan modern sanatı anlamayan, sevmeyenlere karşı da bir tavır var. Sanattan anlamayan kitleleri de cahil ve aptal etiketi ile kolayca yaftalayabiliyoruz. Bu çatışmanın altını çizmeye çalışan bir film ‘Guruldayan Kalpler’.

Senaryo nasıl şekillendi, bu konu aklınıza nasıl geldi? Ne zaman yazdınız?
Her şey, bir ressam atölyesinde, ressam arkadaşıma yardım eden yardımcısını gördüğümde şekillendi. Hiçbir eğitimi olmayan o adam, kadın ressam arkadaşıma heykellerini yapmasında yardım ediyordu. Bir tarafta hayatını heykel ve resim sanatına adamış, yıllarca bunun için okumuş çalışmış arkadaşım, diğer tarafta eğitimsiz, belki de tek kaygısı geçim derdi olan bir adam. Bu ikisinin aynı sanat eseri için, farkı biçimlerde çalışıyor olması bana çok ilginç geldi. Eğitimsiz, şehrin kenar mahallelerinden birinde yaşayan o adamın hikayesini yazmak istedim. Bu da keyifli bir filmin ortaya çıkmasına neden oldu.


'Guruldayan Kalpler'in senaristi Caner Güler. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Senaryonun bir sinema filmine dönüşmesi süreci nasıl yaşandı?

Genelde aklıma bir fikir geldiğinde bunu güvendiğim arkadaşlarımla dostlarımla paylaşır ve hikayenin onlar üzerinde nasıl bir etki bıraktığını anlamaya ölçmeye çalışırım. Bu hikayede de öyle oldu. Ömer abi (Ömer Uğur) ile televizyonda farklı dizilerde yüzden fazla bölümde çalıştığım, inandığım, güvendiğim bir yönetmen olduğu için bu fikrimi onunla da paylaşmıştım o da benim gibi hikayeyi sevdi. Ancak çok uzun zamandır film çekmediği için bu filmi çekmeye karar vermesi üç yılını aldı! Senaryosunu yazdığım ilk filmim ‘Vay Arkadaş Manik Tik Dildo’nun da yapımcılığını yapan Kayumtu Biraderler, tekrar benimle bir film yapmak istediklerinde bu senaryoyu paylaştım, onlar da senaryoyu sevince film seyirci karşısına çıkma şansı buldu.

Komedi üstüme yapışırsa çok mutlu olurum

İlk yazılan versiyonla izlediğimiz film arasında bir değişiklik var mı?

Çok büyük olmasa da hikayenin dili ve kurgusuyla ilgili oldukça vakit harcadık. Yönetmen Ömer Uğur ve yapıcım Kayumtu biraderlerin fikirleri senaryoda mevcut. Ben senaryolarıma kutsal metin muamelesi yapmam, çünkü sinema ve televizyon kollektif yapılan işler. Bir takım oyunudur, herkes takımın parçası olduğunu hissetmezse bence takım başarılı olmaz. Eğer filme faydası olacak öneriler varsa neden senaryoda değerlendirilmesin. Güzel olan her fikri senaryoya dahil etmeye çalıştım. Mesela benim yazdığım ilk versiyonda heykeltraş erkekti, sonra kadın olmasına karar verdik, bunun dışında çok dramatik büyük değişiklikler olmadı.


Devin Özgür Çınar ve Necip Memili 'Guruldayan Kalpler'de.

‘Guruldayan Kalpler’ uzun yıllar sonra Antalya Film Festivali’nde yarışan ilk komedi filmiydi. Komedileri genelde yarışmaya almazlar. Türkiye’deki gişe filmi-sanat sineması ayrımı sanki komedi-dram farkıyla aynı hattaymış gibi. Yani özetle, neden gişe filmleri hep komedi, sanat filmleri hep dram?

Bu ayrım sadece sinemada yok bence. Sanatın doğasında var, öncü sanat dediğimiz modern biçimler, üsluplar önce deneysel mecralarda sanat izleyicisiyle buluşuyor. Festivaller, bienaller bunun için var. Öyle de olmak zorunda çünkü bu deneysel, öncül ve farklı işlerin büyük kitleler tarafından tüketilmesi beklenemez, beklenmemeli. Komedi meşrebi gereği hafif algılanan bir tür. Ama aynı zamanda insanların daha kolay tükettiği ve tercih ettiği bir tür. Bu da gişe sinemasının komediye ağırlık vermesine neden oluyor. Ama ben sanat filmi-gişe filmi ayırımından çok, iyi film-kötü film ayrımını önemsiyorum. Türünüzün ne olduğu değil neyi nasıl anlattığınız önemli. Çok eğlenceli ama aynı zamanda dişe dokunur bir hikayeniz varsa bizim filmimizin başına geldiği gibi insanlar dikkate alıyor ve festivallerde yer bulabiliyorsunuz. ‘Guruldayan Kalpler’ bu bakımdan biraz gri bir yerde duruyor. Geçen yıl Antalya’da en iyi film seçilen ‘Kuzu’ da bence çok eğlenceli, komik bir film. ‘Guruldayan Kalpler’i yaparken bizim amaçladığımız şey, hem insanların taktir ettiği hem de izlemekten keyif alacağı bir iş yapmaktı. Beğeni kısmına festivalde ulaştık umarım gişede de başarı yakalayarak bu yargıları yıkarız.


‘Zengin Kız Fakir Oğlan’, ‘Seksenler’, ‘Çocuklar Duymasın’, ‘Papatyam’, ‘Yarım Elma’, ‘Saklambaç’, ‘Ayrılsak da Beraberiz’ gibi çok popüler komedilerde imzası olan bir senaryo yazarısınız. Televizyon ve sinema yazarlığı arasında ne fark var?

Öncelikle pratikte çok büyük bir fark var, 20 yıldır televizyona onlarca farklı dizi ile 1000’den fazla bölüm yazmışımdır. 20 yıl önce yazdığım diziler 45 ile 55 dakika civarlarındaydı. Şimdi ise 120 dakikayı buldu yani çoğu sinema filminden daha uzun bir hale geldi. “Yerli dizi yersiz uzun” sloganı boşuna çıkmadı. Her hafta bu kadar uzun iş yazılmak zorunda olunca nicelik artarken nitelikten kaybetmenize sebep oluyor. En büyük fark bu bence. Sinemada süreç daha yavaş ve özgür ilerliyor. Ayrıca yaratım sürecinde de daha özgürsünüz. Televizyonda herkese ulaşabiliyor olmak bazen avantaj olurken kullanacağız üslup ve dil açısından dezavantaj olabiliyor. Çünkü sinema tercih edilen, televizyon ise her evde var olan bir izleme biçimi bu nedenle dilinize ve üslubunuza çok dikkat etmeniz gerekiyor.

Bazı filmler dizi gibi çekilmekle eleştiriliyor, ne dersiniz?
Haklı bir eleştiri olabilir. Bugün sinema sektörünün büyük bir bölümü televizyonun yarattığı yönetmen, oyuncu, senarist ve teknik ekip havuzundan faydalanıyor. Televizyondaki pratikler, ezberler aşılamıyor olabilir. Ya da seyirciye alıştıkları, estetiği vermek isteniyor da olabilir. Bu bilinçli bir tercih de olabilir olmayabilir de...


Algı Eke ve Necip Memili 'Guruldayan Kalpler'de.

TV sektörünün sinemaya katkısı oldu mu?

Olmaz olur mu! Elbette oldu. Bugün Türkiye’de yılda 150’den fazla yerli film vizyona girebiliyorsa birinci sebebi bunu yapabilecek bir sektörün olması. Sektörün bu kadar insan barındırabiliyor olması televizyonun olanakları sayesinde. Sinemaya katkısı olan ikinci faktör de AVM’ler...

Sırada ne projeler var?
Gişe sineması için mi yoksa sanat sineması için mi soruyorsunuz! Şaka bir yana. Senaristte proje bitmez. İlk yazmak istediğim iş ‘Karıncanın Adası’ isimli bir film. İktidarın ve gücün insanı nasıl değiştirdiğine dair yine keyifli bir hikaye. Onu bitirdikten hemen sonra da. Bir göçmen hikayem var. İnsanların farklı coğrafyalarda doğmuş olmaları tamamen bir tesadüf. Bu gerçeğe rağmen başkalarını kendilerinden küçük görmeleri bana şaşkınlık veriyor. Bu göçmen hikayesinin daha adını koymadım, konu acıklı gibi görünse de ben yine komik bir dille anlatmaya çalışacağım. Şimdilik bunlar. Başka fikirler de var ama buralarda yapılabilecek prodüksiyonlar değil!