Sanki bir oyun konsolunun içinde yaşıyormuşum gibi...

Sanki bir oyun konsolunun içinde yaşıyormuşum gibi...
Sanki bir oyun konsolunun içinde yaşıyormuşum gibi...
"Gerçek dünyada bir problem yaşadığım zaman, sığındığım bir dünya var. Orada genelde süper kahraman oluyorum" diyor sanatçı Merve Şendil. Şaka yapmıyor. Alan İstanbul'da açtığı 'What If' başlıklı yeni sergisinde kendi hayal dünyasının kapılarını aralıyor izleyiciye. Şendil, "32 yaşında olmanın getirdiği bir gerçeklik de var artık. Biraz ayaklarımın yere basması lazım" diyor.
Haber: HÜLYA AVTAN - hulyavtan@gmail.com / Arşivi

Merve Şendil, Alan İstanbul ’da açtığı üçüncü kişisel sergisi ‘What If’ ile Orion bulutsusundan dünyaya dönüş hikâyesi anlatıyor. Gerçek olduğunu düşündüğümüz şeylerin yeniden üretilmesi fikrinden beslenen sergide hayal gücünün izlerini izleyici ile buluştuğuna tanık oluyorsunuz. Şendil ile ‘What If’ sergisi ve İstanbul Modern’in ‘Çoksesli’ sergisinde yer alan ve kişisel bir biriktirme güdüsünden geniş bir koleksiyona dönüşen açık arşiv projesi ‘Underscene Project’ hakkında konuşmak için bir araya geldik.

What If için nasıl bir hazırlık süreci geçirdin? 

Sergide varaklı bir çerçevenin içinde bir taç var. Onun adı ‘Başlangıç’, her şey onunla başladı zaten. İlk yaptığım eskizdi o, o yüzden sergiye koymaya karar verdim. Ben sürekli nasıl malzemeler kullanabilirim, nasıl işler yapabilirim diye düşünüyordum. İstanbul Modern’deki sergi benim altı ayımı aldı ve o sırada yine çalışıyordum. Sonra üç günlüğüne Paris’e gittim, Paris’te kalırken zaten biliyordum bu serginin olacağını. Orada çalışmaya başladım, nasıl araştırılır, nasıl altyapı oluşturulmalı vs diye. O dönemde galerinin direktörü Seçil Alkış çok yardımcı oldu. Sonra çalışacağım kişilere karar verdim ve çıktı.

Bu sergiyle ilgili ‘alışık olunan dışında’ diye bir ifade var. Alışık olduğumuz ile alışık olmadığımız dünyada neler var?
Aslına bakarsan bütün işlerimin geleninde Underscene Project de dâhil, gerçeklikten beslenen bir fantastikten bahsediyorum her zaman. Yaşadığımız dünya burası, bir şekilde hayatta kalıyoruz ama benim çocukluğumdan beri geliştirdiğim bir pratiğim var. Gerçek dünyada bir problem yaşadığım zaman, sığındığım bir dünya var. O dünyada ben genelde ‘superhero’ oluyorum, sorun yaşadığım insanların gözünün önünde birini kurtarıyorum. Onlar beni çok seviyor. 32 yaşımdayım ve bu yaşıma kadar hep kullandığım bir şey bu benim. Mekânlar değişiyor, ama sıkıldığım zaman kaçtığım bir dünya oluyor ve yine bir superhero oluyorum. Genelde işlerimin çoğunda bu var, hayali arkadaşlarımla ilgili, kendi dünyamla ilgili işler var süper kahramanlar var. Hep bir fantastikten bahsediyorum açıkçası. Bu serginin başlangıcı ‘Social Animals’ diye bir sergiydi. Yine Alan İstanbul’un küçük odasında yerleşmiştim. Orada bir kraliçeydim, kablolarla yaptığım bir yerleştirme. O biraz daha gelişti, daha güçlü olarak ‘What If’’ sergisi ile gözümüzün önüne geldi.

Nasıl bir gerçeklik algın var peki?
Ben gerçeği çok fazla algılamıyorum bence. Sanki bir oyun konsolunun içinde yaşıyormuşum gibi. Çünkü hayattaki her şey belirli, sen belirlisin, ben belirliyim, yaşadığımız yerler var, belli zamanlar var. Benim tek kafamdaki durumdan ayrıştığım nokta, gerçekten çok eğleniyorum. Olayı gerçek olarak algılamıyorum, başka bir şey olarak algılıyorum ve bu bana keyif veriyor. Bu sergide de aslında görebilirsin, bir yıldız ayna var, bu geometrik açıdan yamuk bir şey ama bunun içinde mükemmel geometri de var. Bu kadar yamuğun içinde yamuk olmasına rağmen devam eden bir güzellik de var. Şaka aynası çok güzel cevap veriyor bu soruya, sen yamulmuyorsun, gördüğün o yansıma senin görüntünü yamultuyor. Gördüğün ve gerçekte var olanı o bir tane ‘flat’, incecik 6 milimlik şey değiştirebiliyor. Benim görüş tarzımla bakmak istedim o aynaya. Onun için var o sergi.

Bir şeyler yazıp yazmadığını da merak ediyorum ben.
İki tane kitap yazdım ama bunlar sanatçı kitabı olarak nitelendirilecek şeyler, çoğaltılmadı. Sergilerde ya kondu ya kitabın başından bir paraf alındı ya da adı kullanıldı. O kitapları ben kullandım hep ama plastik sanatlarla birleştirerek. Doğrudan yazdığım bir şey yok. Hatta bundan önceki sergim ‘BirdDay’di, orada tamamen bir hikâye üzerinden yürüyordu. Ama hikâye üzerinden yürümenin beni çok sınırladığını gördüm orada ve serginin son kısmına büyük bir tane kağıt uçak yaptım örgüden, o kağıt uçak ‘artık bir şey yazmak istemiyorum’u belirtiyordu. Yazmadım da, öykü bambaşka bir şey getiriyor. Öbür türlü çok didaktik oluyor, bak böyle bakacaksın demek gibi. Ama sergide harfler vardı üç kutuda, onların yanlarında minik yazıcıklar vardı, onlar hikâyedeki çok önemli şeyler. O kutunun içinde yığın halinde harf görüyorsun, sana bir şey ifade etmiyor ama o içindeki harfler yazıdaki harfler aslında. Bir anlamı var ama senin gördüğün şey bir yığın aslında. O yığının içindeki anlamı görebilmeliyiz. Biraz deştiğin zaman bütün insanlar süper kahraman. 



Orion bulutsusundan dünyaya dönüş hikâyesi var sergide, aynı zamanda bir yolculuk hikayesi bu.
Orada daha da önemli olan neden kaçmış olduğu. Orion’un yapısı çok acayip, orada yıldız üretiliyor. Bir yıldız doğum merkezi gibi. Belli inanışlara göre de tanrılar orada yaşıyor, hatta Mısır piramitlerinin ilk üçünün ona göre konumlandırıldığını düşünen insanlar var. Çok önemli bir şey aslında Orion bulutsusu. Orion bulutsusuna kaçmış olmasının sebebi de dünyadan en rahat görülebilen yer olması. Ben çok uzağım ama aslında o kadar da uzak değilim.

Neden dönmek istiyor peki?
32 yaşında olmanın getirdiği bir gerçeklik de var artık. Gerçekle karşılaşmam gerekiyor artık diye döneyim dedim yani! Biraz ayaklarımın yere basması lazım, bu kadar havada uçmamam gerektiğini kendime hatırlatmak için döndüm açıkçası.

‘Karanlığımızın arkasındaki şeyler’ diye bir sözün var serginin içinde, bu karanlık biraz da gerçeklik mi?
Serginin ilk başlığı buydu aslında, öncelikle bir benden bahsetmiyorum, çok önemli bu hep beraber diyorum. Herkesin bir karanlığı var, sessizleştiği, başkahramanı olduğu. Gerçeklik denebilir, aslında içinde de barındırıyor. Akşam olduğunda bütün insanlar içine dönüyor, o karanlığımız kısmı da o biraz. Çünkü aynı anda gece oluyor. Aynı anda içimize döndüğümüz bir aralık bizi biz yapıyor belki. Belki kozmik bir bilinçaltı yaratıyoruz o sırada.

Ses ve müziğin sanatındaki yeri nedir?
Ben hep müzikle ilgilendim, arşivciyim aynı zamanda. Bir de hiç dinlenmemiş olanı çıkarmak benim için hayati bir mesele. Ve işlerimde de hep kullanıyorum sesi. Bu sergide Cornie diye bir grupla çalıştım. Normalde filmlere de soundtrack yapıyorlar ama İstanbul Modern’deki sergiyi (Çok Sesli) de görüp bana bir kolaborasyon teklif ettiler. Ben de yakın zamanda böyle bir sergi olacak buna bir kraliyet marşı bestelenmesi gerekiyor, isterseniz bu şekilde başlayalım dedim. Çok güzel çalıştık. Üreteceğim şeyi bilerek hazırladılar. Zaten kolaborasyona çok önem veriyorum bu tür şeylerde, birlikte düşünme fikri çok önemli benim için.

Sergide işler hep birbirini takip ediyor sanki.
Baştan sona sanat hayatımda, bütün işleri bir araya koysak hepsi çok farklı olmalarına rağmen aynı şeyi söylüyor aslında. Bir arada hep beraber bakılabilir, sıçrayarak ilerleyebilir bir kopukluk hiçbir zaman görmezsin o yüzden çok mutluyum. Ama tek başlarına oradan alıp çıkardığında da bir şeyler söyleyebilmelerine çok dikkat ediyorum. Bu sergideki herhangi bir işi alıp bir başka yerleştirmenin içine koyuyorsam ve bu işliyorsa, bu benim için önemli. Tek başına da var olmalı, bir başka şeyin içinde de var olmalı.

Nelerden etkileniyorsun?
Ben antikacıları çok seviyorum. O yaşanmış bir şeyin bana getirdiği hissi çok seviyorum. Bayrak yarışı gibi onun bıraktığı yerden ben devam edeceğim gibi. Çok küçük şeylerden etkilenebiliyorum. Seninle konuşmamdan etkilenebiliyorum, sürekli gözlem yapıyorum. Bu kadar fazla incelemek beni sıkıyor bazen. Bunları yapmak istemediğim zamanlarda kitaplara, çizgi romanlara dalıyorum.

İstanbul Modern’deki ‘Underscene Project’ çalışman hakkında ne söylersin? 

İstanbul Modern’deki benim Underscene Project başlığı altında topladığım bir arşiv projesi. 14-15 yaşımdan beri ilgilendiğim bir mevzu bu. Sonra bir baktım toplamaya başladım. Onları kaydetmeye başladım. Elimde ortalama bir arşiv oluşmaya başlamıştı zaten. Sonra 17-18 yaşımda bu iyice büyüdü, sonra üniversiteye başladım. Orada bu iyice şekillenmeye başladı. Üniversiteden mezun oldum ve hem bu plastik sanatlar zekâsı hem bu arşiv bir anda birleşiverdiler. Underscene Project adını aldı ve şu anki halini kazandı. Bir açık arşiv. Sürekli besleniyor, yeni gruplar çıkıyor. Üç günlük gruplar bile var, kendi ellerinde kayıtları yok bende var mesela. Böyle bir ses kütüphanesine dönüşmüştü. ‘Çok Sesli’ sergisi de zaten “plastik sanatlar ve sesin birlikte olduğu” bir sergiydi. Onun için uygun oldu. Müzisyenlerin resimlerini yapıyordum, fotoğraflarını çekiyordum ve sadece bu sergi için hepsine ayrı kaset ürettim, her birinin kapak tasarımını yaptım vs. onlara sergi sürecinde başka kasetler eklendikçe de çoğaldı. Öyle bir güzelliği oldu.

27 Kasım Perşembe akşamı Peyote’deki proje nasıl bir şey olacak?
27’si hem İstanbul Modern’deki ‘Çok Sesli’ sergisinin bitimi hem de saat 3 ila 6 arasında başka diğer müzisyenlerle birlikte izleyicilerle müzikten bahsedeceğimiz bir gün geçireceğiz. Ardından, resmi bir event değil aslında bu ama, Peyote’de iki tane underground müzik grubunun partisi olacak. Hem bir kapanış partisi hem de proje olarak şöyle bir şey yapıyoruzu göstermek için uygun olacak. Hem de sergi için 200 adet mix tape yaptık. Benim sevdiğim gruplardan oluşan, o kasetler dağıtılacak Peyote’de böyle bir etkinlik olacak.

ALAN İstanbul’da açılan ‘What If’ sergisini 20 Aralık’a kadar ziyaret etmeniz mümkün.