Sanki sandıktan çıkınca faşizm değil

Ferhan Şensoy, Beyoğlu'nda Nazi rüzgârları estiren 'İçinden Tramvay Geçen Şarkı'dan 24 yıl sonra 'Ruhundan Tramvay Geçen Adam'la yeniden Karl Valentin'in metinlerine döndü. Ferhan Şensoy'a göre Türkiye'de faşizm yeterince tartışılmıyor



MELTEM KERRAR


İSTANBUL - 30 yaşına girmiş Ortaoyuncular. Zamanında ortalığı kasıp kavuran ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’, 24 yıl sonra ‘faşizmin çok moda olduğu’ bir yılda ikinci cildini yazıyor. Şarkı adamın içinden geçerken bu kez, dün bügüne geliyor, bugün dünde aranıyor. Kavuklu’nun pişekarı, Ferhan’ın Hümeyra’sı yok... Yine Grup Gündoğarken’in söylediği şarkılar anlatıyor 2. Dünya Savaşı’nın yaptıklarını. İlhan Şeşen gibi, Rasim Öztekin de hastalık engeline takılarak yok.
1914’te başlayıp Hitler’in iktidara gelişine uzanan ilk oyunun ardından Karl Valentin’in yaşam öyküsünü kaldığı yerden takip ediyor Şensoy. Savaş tüm sertliğiyle kendini göstermiş, seyirci artık çok değişmiştir. Toplar tasını tarağını, köyüne döner yıllar sonra. Başlar bıçak bileylemeye, hiç bilmeden bıçakları!

1986’da yaptığınız ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’dan yıllar sonra ‘Ruhundan Tramvay Geçen Adam’la yeniden Karl Valentin’le karşımızdasınız. Tiyatronun 30. yılına özel bir geri dönüş mü bu? 
Bir repertuvar tiyatrosuyuz, 30. yılda özellikle bir oyun olsun diye düşünmedik doğrusu. Tabii ki önemli 30. yıl, bunlar köşeler ama özel bir durumu da yok, 29’la 31’in arası! Oyun, özellikle şarkılardan oluşan bir iskeletle 2. Dünya Savaşı’nın, özellikle Hitler’in -seçimle başa gelen faşizmin- dönemini anlatıyor. Bugün Türkiye’yle benzerliklerin altını çiziyor. Biz de şiddetli bir faşizmi yaşamaktayız. Birisi ben sandıktan çıktım diyor, bunu bir savunma olarak kullanıyor, sanki sandıktan çıkınca faşizm olmuyormuş gibi! Hayır öyle değil, bak Adolf da sandıktan çıktı, dünyanın başına nasıl bir çorap ördü! 

Brecht ve Beckett gibi çok özel olanlardan biri sizin için Valentin. Tanışma hikâyeniz de ilginç aslında... 
85’te Paris’te tiyatro kitapçısında Fransızca’ya yeni çevrilen bir kitap buldum. Karl Valentin metinleri yeni yeni ortaya çıkıyordu o yıllarda. Metrodan gözümden yaşlar gelerek otele geldim. O kadar yakın buldum ki kendime, tam benim absürdüm! Sanki ben yazmışım gibi şeyler var içinde. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’yı o kitaptan çevirdiğim skeçlerle yazmıştım. Haldun Taner hayattaydı o zaman, hemen ona gittim ve Karl Valentin’i biraz anlatmasını istedim. Haldun bey daha önce Münih’te izlemiş. Kısa bir biyografisi vardı elimizde sadece. Şimdi kısa filmlerini internette bile bulabiliyorsun. 

Neden az biliniyordu? 

Çünkü metinler basılı değildi. Yazmayı çok sevmeyen biri. Taş plaklardan, radyodan çıkarılmış metinler. Öyle kitaplar yazmış değil, kağıt kalem sevmiyor. Bizim orta oyununa benzeyen bir şey oynuyor. Çıkıp oynuyor, oynadıkça geliştiriyor. 

Nasıl bir benzerlik var orta oyunuyla Valentin tiyatrosu arasında? 

Kavuklu ile pişekar gibi, sadece Elizabeth’le oynuyor yıllarca. O gittikten sonra başka birileriyle de olmuyor. Orta oyunundaki iki tip gibi bütünleşmişler birbirleriyle. Bizde pişekar sadece çanak tutandır, burada ikisi de komik. O patlatıyor, arkasından kadın da patlatıyor, karşılıklı iki komik var. Birbirlerine zıvanalanmışlar, bütün olmuşlar. 

Daha önceki oyunda, bahsettiğiniz kavuklu- pişekar ilişkisi Hümeyra- Ferhan Şensoy’la vardı, bu oyunda yok. Neden? 

Bu oyun Valentin’in Elizabeth’den ayrılıp köyüne dönüşünü anlatıyor çünkü. “Yalnız kaldım sahnede” diyor. Bu yüzden 2. perdede daha çok benim yazdıklarım var. Böyle skeçleri yok ama kahramanı tanıdığım için Karl Valentin köyüne dönünce ne olur mantığıyla yazdım. Elizabeth dramaturjik olarak yok hikayede. Zaten ondan sonra hayatında ölümüne kadar hiç yok. 

Hitler döneminde kapanmayan çok az tiyatrodan biri de Valentin’inki. İnce mizah anlayışı mı o zaman onu ‘kurtaran’? 

O kadar uyumsuz ki bunu çakmıyorlar ve tutuklanmıyor. O kadar absürdle, uyumsuzla anlatıyor ki herkes algılayamıyor. Karl Valentin’le bizi öpüştüren de odur zaten. Kendi kan grubumdan bir uyumsuz mizah bulmuşum, hemen müridi olmuşum. Başından beri ekip olarak uyumsuz tiyatrodan besleniyoruz. Benzeyen başka bir şey daha var aramızda; sıradan insanın aklına gelmeyeceği mantık oyunuyla ‘aptal adam’ haklı çıkıyor. Valentin hakkında yazılan eleştirilerde, hiçbir zaman karşısındakine cepheden saldırmadığı söylenmiş hep. İnce ince gelip arkaya geçiyor, iki puan alıyor! Faşizm insanlara ince mizah yaptırmayı öğretiyor demişti Haldun Bey. 

Hocalarınızdan saydığınız Brecht de öğrencisi olmuş Valentin’in. Nasıl bir bağ var aralarında? 

Brecht 17 yaşında geliyor Valentin’in yanına, işlere meraklı bir çocuk olarak. Müzisyen olarak çalışıyor, tiyatroya katılıyor ve çok yararlanıyor Valentin’den. Walter Benjamin bir kitabında Karl Valentin’ini provalarına çağırıp ona akıl danıştığını anlatıyor. Yapmak istediği tiyatronun tüyolarını Valentin’de görüyor. Sonra daha politik angaje bir tiyatro olarak geliyor Brecht. Öbürü başka türlü söylüyor daha uyumsuz olarak. 

Siz kendinizi ikisi arasında nasıl bir yerde görüyosunuz? 

Ben politik olarak Brecht’e daha yakınım. Bu nedenle de Valentin’i yazarken sanki Marxsistmiş gibi diyalektik açıdan kullanıyorum. Metin olarak bizim tarafımızdan daha sol tarafa çekilmiş oluyor. 

Biriktirdiklerinizle yeniden Valentin’li bir oyun yapmak nasıldı? 

Haldun beyin bana anlattıkları ve o bulduğum küçük kitaptan giderek yapmıştım o zaman oyunu. Uzun, sopa gibi çok zayıf, Bavyera aksanlı komik bir lehçeyle konuşan çok özel bir komik olarak anlatmıştı Haldun Bey... Daha sonra yeni çeviriler oldu, yurt dışından arkadaşlarım yeni kaynaklar çıktıkça bana ulaştırdılar ve evimde ciddi bir malzeme birikti. Bilmediğimiz skeçleri, hayatı hakkında ayrıntılar, kısa filmler... Bir gün yine bir Karl Valentin yapacağız diye bir dosya vardı ve o dosya giderek şişmanladı. 2002’de başka çeviriler yaptım, hikayeyi kurmaya başladım. Sonra faşizmin moda olduğu yıla denk geldi, bunu bekliyormuş! 

Kendi deyiminizle Türkiye’ye yontup, oturtmuştunuz ilk oyunu. Değişti mi şimdi o halet-i ruhiye? 

O zaman Özal’ın padişahlık dönemine denk geliyordu. Ama Özal dönemi neşeli bir faşizmdi. Şimdi çok siyah bir tabloyla karşı karşıyayız, farklılık odur!
24 yıl önce, İstiklal Caddesi’nden fuayeye uzanan bir kimlik sorgusuyla faşizm eleştirisini sokağa taşıyordunuz. Şimdi niye yok böyle bir sokağa çıkma hali?
Daha seyircinin içinde oynuyorduk o zaman. Kapıdan başlıyordu: Kimlik bitte! Orada salonun içine inip çantaları da arıyordum, o başka bir anlatımdı. 

1986’da sorgusuz sualsiz gösteriyorlardı kimliklerini... Bugün de aynı tepkiler verilir mi sizce? 

Bence gösterir Türkler. Genetik olarak var bizde bu. Küçük Sahne’de oynarken oyunu, Cumhuriyet gazetesine haber olarak, caddeye inip kimlik kontrolü yapmıştık Nazilerle. Yüz kişilik bir test yaptık, 99’u gösterdi kimliğini. Şınav çeken de oldu! Gamalı Haçlı Alman askeri karşısındaki, öyle bir Türk askeri yok ki! Bir öğrenci yalnızca, sen kimsin diyor. Göstermeyen sadece o! 

İktidar eleştirisi daha da artıyor bu oyunda... 

Ben somut olarak bir faşizm hissediyorum Türkiye’de. Örnek vermeye gerek yok, al gazeteyi bütün örnekler var. Yargıya tepeden baskı, Ergenekon davası, Tekel işçilerinin grevi... Besleyemem sizi yetim hakkıyla diyor, yetim hakkıyla gemicik alınıyor ama! Ciddi bir faşizm var ve tartışılmıyor. Böyle bir çoğunluk var, istediği yasayı isteği an çıkarıyor, anayasayı istediği istediği gibi değiştirebiliyor; askere de karışma artık sen bu işlere diyor.
(Oyun her cuma, cumartesi ve pazar Ortaoyuncular Ses Tiyatrosu’nda. )