Sansür kaliteyi de düşürüyor

Sansür kaliteyi de düşürüyor
Sansür kaliteyi de düşürüyor
Bu sezon Türkü Turan, hem beyazperdede hem de beyaz ekranda. 14 Eylül'de, genç oyuncuyu 'Toprağın Çocukları' filmiyle vizyonda, 'Şubat' dizisiyle de televizyonda izleyeceğiz. 27 yaşındaki oyuncu, filmde idealist bir genç kızı, dizide ise yeraltında yaşayan bir delikanlıyı canlandırıyor
Haber: ASLI BARIŞ - asli.baris@radikal.com.tr / Arşivi

Üç yılda tamamlanan ‘Toprağın Çocukları’, herkesin bedelsiz, ‘gönüllü’ olarak yer aldığı bir proje. Bu filmde yer almayı neden kabul ettiniz? 

Evet, hem kamera arkası, hem kamera önü, herkes gönüllü çalıştı filmde. Şöyle oldu; film çekilmeden iki sene önce yönetmenimiz Adnan (Ali Adnan Özgür) ortak bir arkadaşımız vasıtasıyla beni aradı. Toplantı yaptık; daha ortada senaryo bile yoktu. Hikâye vardı, bir de başrol oyuncularından Erkan Can... Filmi Erkan Can ile Adnan, Ezel Akay’ın ‘7 Kocalı Hürmüz’ filminin setinde planlamışlar, ondan bahsettiler. Köy enstitüsü meselesi benim için çok önemliydi. Okulda da bu konuyla ilgili birçok ödev yaptım, çok şey öğrendim ama yine de aldığım bilgiler hep çok yetersiz geldi. ‘Bu yaşa geldik, neden bu konuyla ilgili doğru dürüst bir şey bilmiyoruz, niye bizim kuşak bunu bilmiyor, böyle bir oluşum gelmiş geçmiş ülkemizden’ diye sorular benim kafamda hep vardı. Adnan da beni çağırıp “Bu konu benim için çok önemli, ne olursa olsun ben bu hikâyeyi anlatmak istiyorum” dediği zaman hemen “Evet” dedim. Hatta “kamera önü, kamera arkası, bana ne görev biçilirse biçilsin, her türlü bu projede varım” dedim.
Sadece kamera önünde değil, kamera arkasında da çok çalıştığınızı duydum. Filmin neredeyse her yönüne katkınız olmuş, hatta Müge Boz’u da siz önermişsiniz...
Evet, halbuki o zaman onu tanımıyordum bile, yani ‘Leyla ile Mecnun’da bile yoktu Müge... Adnan, sarışın, renkli gözlü, yetenekli bir oyuncu arıyordu. Ben Müge’yi görmüştüm... Çok güzel gelmişti bana. Öyle önerdim.
Canlandırdığınız ‘Aybike’ nasıl bir karaktere sahip? 

Biraz cevval ve idealist bir karakter. Enstitü öğrencilerinden Cevher ve Aybike öne çıkan, kitleleri peşinden sürükleyen, dominant karakterler. Bir taraftan da aşk yaşıyorlar ama o kadar idealistler ki, gelecekle ilgili kaygıları ve planları o kadar çok ki, aşk her zaman ikinci planda. Özellikle Aybike için durum bu. Onun için evlenme teklifine bile çok şaşırıyor çünkü hiç oralarda değil. ‘Okulumu bitireyim, öğretmen olayım’ planları içinde...
Rolünüzün size benzer yanları da var sanırım... Twitter’dan cevval çıkışlarınız oluyor zaman zaman....
Evet, esip coşma, kükreme, o benim! Benzerlik kurabildim rahatlıkla çünkü benim için de her zaman yaptığım iş önceliklidir.
Bir de şarkı söyleme durumu var filmde... Nasıl oldu bu sahnenin oluşumu? 

Senaryonun yazılım sürecinde Adnan’la çok yakın arkadaş olduk. Bir gün şarkı söyleyebildiğimi keşfetti, öyle bir sahne ekledi. O da şöyle oldu: Ben hep kendi kendime şarkı söylerim, bir gün yine sette şarkı söylüyordum, mikrofonu da açık unutmuşum, bir kıyamet, alkış filan... Meğerse beni dinliyorlarmış. Çok seviyorum şarkı söylemeyi, ama sahne korkum olduğu için bu alanda bir iş yapamıyorum. Kamera olmadan şarkı söyletmiyorum yani... Bu yüzden tiyatroyu da çok sevmeme rağmen, bu alanda bir çalışmam olamıyor, çünkü ödüm kopuyor. Bir gün sahne korkumu yenersem, tiyatroda da oynamak istiyorum.
Altın Portakal’dan ne tür beklentileriniz var? Yönetmeniniz, “Görüntü ve müzikten kesin ödül bekliyorum” dedi...
Evet, özellikle müzikler gerçekten filmi inanılmaz besliyor. Filmi, müziksiz de izledim, müzikli de ve anladım ki, filmi müzikler inanılmaz yükseltmiş. Anladım ve dedim ki bir film müziği böyle yapılır işte... Işık konusunda da ödül alırsak, hiç affetmem, kendime de pay biçerim. O kadar çok çalıştım ki kamera arkasında... Ben zaten böyle çalışmayı seviyorum, yani projenin her parçasında, insanlarla iç içe. Gerekirse yemek dağıtırım. Ki bu film sırasında dağıttım da, şarkı söylerim, insanları eğlendiririm, sabaha karşı beş olur, herkes bayılır, ben onlara müzik çalarım, dans ederim vesaire... Sahnem olmadığı zaman da sete gider, ‘ne yapıyorlar’ diye bakarım. Yaptığım işi çocuğum gibi görüyorum, çok sahipleniyorum. Kötü bir tarafı da her şeye karışıyorum. Musallat 2’de de böyleydi “ Işık böyle mi olsa, şu sahneyi kısaltalım mı” gibi üstüme vazife olmayan işlere karışırdım, sağ olsun Alper (Mestçi) de bir şey demezdi. Bu filmde de böyle oldu. İyi niyetle yaptığım için neyse ki yönetmenler terslemiyor beni... Bir yandan meraklıyım, öğrenmeye çalışıyorum...
Zaten daha önce kamera arkasında çalışmak istediğinizi de söylemiştiniz... Bunlar ön çalışmalar mı?

Yani, öğrenmeye çalışıyorum diyebiliriz. Bir gün bu konuda yetkin olabilmeyi istiyorum. Üzerinde çalıştığım bir senaryom var, muhtemelen onu ben çekmeyeceğim ama hayata geçmesini çok istiyorum. Psikolojik/ fantastik/ drama üzerine bir senaryo. Bir gün bir film çekeceksem de, teknik olarak çok donanımlı olmam lazım. Neyi nereden çekeceğimi, nasıl ışık kullanacağımı, nasıl kostümler seçeceğimi bilmeliyim, onun için demin anlattığım kurcalama durumlarındayım.
Altın Portakal’ın jürisi de çok tartışıldı. Jüriye güveniyor musunuz?

Hepsi sinema insanları, film çekmişler, oynamışlar, işin içinde yer almışlar... Uzun zamandır bu işin içinde olan herkesin, söyleyecek ve dinlenmesi gereken fikirleri vardır diye düşünüyorum. Benimle karşıt görüşte olsalar bile, mesela çok kötü oyuncu olsalar bile, ya da çok iyi, ilginç saptamaları olabilir. İyi kararlar alacaklarını düşünüyorum. Aslına bakacak olursanız, ödül filan hiç önemsemiyorum. Festivale gitmeyi çok seviyorum çünkü bir sürü kaliteli yeni film izleyebiliyorum. Ama her ödül töreninde “Zaten bir şey alamayacağız, onun için heyecan yapmayın” tarzı cümlelerle ekibi ‘ motive’ ediyorum. Çünkü insanlar aslında bu iş için gitmemeliler festivale. Film yapan, senaryo yazan, oynayan insanlar gidiyor oraya, onlarla bir arada olabilmek, işlerini paylaşabilmek için gitmeliler. Onlardan yorum almak, kendine bir şeyler katmak daha önemli.
Filmde çoğu sahne de doğaçlama sanırım...
Evet... Mesela çekime başlamadan iki gün önce tüm senaryo değiştirildi. Tabii ki böyle olunca, karakterler daha zorlayıcı oluyor. Mesela ben bir Tatar kızıydım, evliydim, genç gelindim, sonra enstitüye gidiyordum... Ama Aybike çekimden iki gün önce tamamen farklı birine dönüştü... Durum böyle olunca, spontan olarak senaryo üzerinde birçok değişiklik yaptık. Hatta filmde oynayan yan karakterlerin çoğu, kamera arkasındandı. Gerçi daha iyi oldu bu haliyle.

‘Beni zorlayacak işlerin peşindeyim’

Yine filmle aynı günde, 14 Eylül’de başlayacak başka bir projeniz daha var. TRT’de yayına girecek ‘Şubat’ dizisinde bir erkeği canlandıracaksınız...
Böyle ilginç, değişik, beni zorlayacak ya da beceremeyeceğimi düşündüğüm şeyleri oynamayı daha çok seviyorum. Performansımda daha çok uğraşıyorum ki, güzel olsun, değişik olsun. Onur Ünlü yazınca, “Gel, bir erkeği canlandıracaksın” deyince de hiçbir şey diyemedim, koşa koşa gittim. Halbuki görüştüğüm başka projeler vardı, ama erkek oynama fikri çok korkutucu geldi, o yüzden kabul ettim. Seyirci kadın olduğunu baştan beri bilecek ama arasına karıştığı grup, bu durumdan haberdar olamayacak. Canlandırdığım ‘Yusuf/Gülüm’ karakteri, bir olaya karışacak ve kurtulacak. Ancak karıştığı mevzu yüzünden gidecek yeri olmayacak. Onun için kılık değiştirerek, Yusuf olarak, yeraltında erkek erkeğe yaşayanların arasına karışacak... Tünellerde yaşayanların, görünmeyenlerin hikâyesi...
Çarpıcı sahneler görecek miyiz dizide? Gülüm’ün yani Yusuf’un bir erkeğe âşık olması, aralarında bir ilişki doğması gibi?
Göreceğiz... Tam da oradan çok yürüyeceğiz hikâyede... Herkesin hayatında olduğu gibi, aşk-meşk olayları olacak dizide...
Erkek rolünde aşk-meşk olayları çok zorlamayacak mı sizi? Eşcinsellik ile ilgili televizyon dizilerinde hâlâ tek kare bile olsa yer yok...
Evet, ne yazık ki cinsellikle ilgili pek çok kısıtlama var. Zaten Türkiye ’de dizilerin çok iyi olmamasının nedeni bu sansürler... Yok sigarayı kapat, içki içme, sekse yer verme, öpüşme. Bu kısıtlamalar yüzünden çok daha iyi olacakken, potansiyelimizi geri çekiyoruz. Aslında hayata dair şeyler bunlar, niye kapatıyorsun ki? Gerçek hayata dair ne varsa onları gösterdiğimiz zaman, daha iyi işler yapacağız. Ama şu an yapmamız gerekenler çerçevesinde senaryomuzun çok iyi olduğunu düşünüyorum.


Kozmos’tan beri sizi hep dramlarda izliyoruz. Neden?

Bir oyuncu kariyerine nasıl başlarsa öyle gidiyor sanırım... Bugüne kadar hiç komedide oynamadım, o yüzden yapıp yapamayacağımı yönetmenler bilmediği için bana o tip rolleri önermiyorlar. Hâlbuki ben çok istiyorum, hatta dramadan daha iyi de olur gibi geliyor. Mesela sıkı bir ‘Leyla ile Mecnun’ fanatiğiyim. Bir tarafında yer almak isterim. Arkadan yürüyen bir kız bile olsa, olur. Daha önce ‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’ kadrosunda olduğum için, kanal uyuşmazlığı da olduğu için yer alamamıştım. Şimdi iki taraf da TRT’de, belki olabilir.