Şarlo'nun olağanüstü serüveni

Şarlo'nun olağanüstü serüveni
Şarlo'nun olağanüstü serüveni
Bastonu, melon şapkası, siyah beyaz eskimiş kostümüyle, serseri küçük Şarlo'yu hepimiz yakinen tanırız. Peki... Bıyıklarının arkasındaki bu adamı gerçekten tanıyor muyuz? Paris'te Montparnasse Tiyatrosunda oynayan Chaplin bu soruya yanıt veriyor
Haber: TİLDA TEZMAN / Arşivi

Paris 1952. Crillon Oteli. Basın muhabirlerinin baskısından bunalmış olan Chaplin, “Sahne Işıkları” filminin prömiyeri ile ilgili basın toplantısı yapmakta tereddüt etmektedir.

1914 yılında, 25 yaşındayken Kaliforniya’ya sürgüne gitmiş olan Chaplin, o yıllarda, Keystone Stüdyolarında sinema kariyerinin başlangıcındadır. Küçük rollerle başlayan, ancak yönetmen Mark Sennett’le tanışıp ilk kısa filmini çektikten sonra, “Boksör Şarlo” ile keşfedilip ünlenen ve şöhret basamaklarını kardeşi Sydney ile beraber hızla tırmanmaya başlayan bu dahi, 1915 yılında 1 milyon dolarlık bir kontrata imza atar.

Piyes, Chaplin’in 40 yıllık serüvenini anlatmakta. Bu yıllar, özellikle üç ana tema üstünde cereyan etmiştir:

Chaplin’in adaletle olan sıkıntıları (1940’lı yılların başında Hoover, Chaplin’i karalamak için onun Yahudiliği ve komünistliği hakkında dedikodular yayar ve Chaplin ülkeyi terk eder).

Chaplin’in kadınlarla olan tutkulu ilişkileri (Paulette Goddard, Joan Barry, Oona O’Neill). Chaplin’in filmleri (ilk uzun metrajlı filmi “Yumurcak”tan “Sahne Işıkları”na kadar). Piyes 1975 yılında, Chaplin’in son yıllarında, İsviçre’de, İngiltere Kraliçesi tarafından Sör unvanıyla onurlandırılmaya hazırlanırken sona erer.

2 saat süren bu oyunda, Charlie Chaplin’in psikolojik portresi ortaya çıkarken, bu efsanenin hayatını derinden etkileyen olayları izliyoruz: Yoksullukla geçen çocukluk yıllarının ağır izleri; annesi ve anneannesi gibi delirme korkusu; bunun yanı sıra da yarım yüzyıllık bir tarihe damgasını vurması…

Daniel Colas’ın yazıp sahneye koyduğu bu oyun çok iddialı: zaman içinde gidiş gelişlerle kurgulanan ve sinematografik kesitlerle zenginleştirilen bu oyunun hikâye akışını seyirci rahatça takip edebiliyor. Tekst biraz didaktik ve uzun. Oyunun son on beş dakikasında, bir yandan Hoover, mülteci istilasının tehlikelerini anlatırken, öbür yandan, Chaplin Stüdyoları’nın başı Reeves ise, ancak farklı etnik gruplara ait insanlarla bir ülkenin zenginleştiğini savunduğu sahneler biraz uzun tutulmuş.

Sahne rejisi ise çok başarılı: hızlı bir şekilde defalarca değişen dekorlar, siyah beyaz kostümlerin zarafeti, özenli ışık, projeksiyon ve videolarla oyunun canlanması… Mesela, Chaplin’in Avrupa’ya sürgüne gitmesi, Amerika’daki Hürriyet Abidesinin yavaşça kararmasıyla anlatılıyor. En güzel sahnelerden biri de kısa film “Boksör Şarlo”nun sahnede birebir canlandırılması. Ve de “Titine’in Şarkısı” provalarındaki Chaplin’İn sesi…

Oyuncu kadrosu mükemmel: Chaplin rolünde Maxime d’Aboville harikalar yaratıyor. Bu yıl “The Servant” oyunundaki rolüyle en iyi erkek oyuncu Molière ödülünü alan Maxime çok inandırıcı bir Chaplin olmuş. Maxime Şarlo’yu oynamıyor, Chaplin’e can veriyor adeta. Sessiz sinemanın bu en büyük ikonunun, sesli sinema devrinin başlamasıyla çektiği sancıları ve sessiz filmlerine devam edebilmek için, Chaplin’in verdiği mücadeleyi öyle inandırıcı canlandırıyor ki… Boks ve dans sahnelerinde müthiş, Şarlo’yu aratmıyor.

Ve Linda Hardy, Chaplin’in son karısı Oona’yı oynuyor. Amerika’dan sınır dışı edildiği zaman Chaplin’in yanı başındaki sadık karısı. 1910 yılında, özgürlüğün vatanıdır diye geldiği Amerika’dan, aykırı siyasi fikirlerinden dolayı sınır dışı edilen Chaplin’le, bu ülkeden ayrılırlarken, geminin merdivenlerindeki sahneleri çok etkileyici.

Üçüncü eşi Paulette Goddard’ı oynayan Coralie Audret de çok başarılı. Özellikle, 1940 yılında Los Angeles’ta, Chaplin’le tartışıp ayrılırken, Chaplin karısının gitmesini içten içe istememesine rağmen, onu alıkoymak için, ufacık bir çaba bile gösteremediği sahneyi çok zarif ve duygusal oynuyor.

Chaplin’in sevgilisi Hannah’yı ve hasta annesini oynayan Béatrice Agenin iyi bir performans gösteriyor. Hoover ve Chaplin’in kardeşi Sydney’i oynayan Adrien Melin baştan sona kusursuz.

On başarılı oyuncu ve mükemmel bir teknik kadroyla sahneye konulan bu iddialı, daha önce yapılmamış popüler piyes, sezonun en rağbet gören oyunlarından biri.

Bu oyun, insanoğlu ve hoşgörü, birey özgürlüğü ve zekânın çelişkileri üstüne derin bir görüş. Şarlo, özgür bir insan ve hakiki bir dünya vatandaşı. Bastonu, melon şapkası, siyah beyaz eskimiş kostümüyle, serseri küçük Şarlo’yu hepimiz yakinen tanırız. Peki… Bıyıklarının arkasındaki bu adamı gerçekten tanıyor muyuz?

Bu oyun sayesinde, 1914 yılından 1977 yılına etkileyici ve heyecanlı bir yolculuk yapıyoruz. Kulislerden yaşam kesitlerine geçerken Chaplin’in, Paulette Goddard’ın da söylediği gibi, çok komik bir insan olmadığını anlıyoruz. Charlie’yi seyrediyoruz, olaylar karşısında Charlie için dişimizi sıkıyoruz, empati kurup onu anlamaya çalışıyoruz. Hikâye derin ve etkileyici; karşımıza bizi kahkahalara boğan Şarlo yok. Bu oyun bizi XX. yüzyılın başlarındaki Amerika’yla, Hollywood’un ilk yıllarıyla ve iki tane dünya savaşında Charlie’nin siyasi duruşuyla tanıştırıyor.

Şarlo’yu tanıyoruz ama bu oyunda Charles Spencer Chaplin’i keşfediyoruz: Aktörün arkasındaki insanı; dâhinin arkasındaki tiranı; dünya vatandaşının arkasındaki sürgündeki insanı; uluslararası zaferin arkasındaki Londra sokaklarının yoksulluğunu; vakur duruşunun arkasındaki delirme korkusunu ve komiğin arkasındaki zekâyı…

Milyonları güldüren bu insan, kırılganlığını, acılarını, korkularını, başarısızlıklarını kimselere hissettirmedi… Daniel Colas, dünyanın en büyük mega starı olan Charlie Chaplin’in profesyonel ve özel yaşamındaki en can alıcı anlarını mercek altına almış.

Paris’te Montparnasse Tiyatrosunda oynayan bu oyun salıdan cumartesiye 21.00, cumartesi 16.00, pazar 15.00’de oynanıyor. 20 Ocak’ta bir haftalık aradan sonra tekrar başlayacak..