Sarnıçta kar yağsın mı?

Yerebatan Sarayı, bilirsiniz, İstanbul'un belki de en büyülü mekânlarından biridir. Bir merdivenden inersiniz, dünyanız değişir! Tarihsel perspektifte...
Haber: AHU ANTMEN / Arşivi

SANAT ELEŞTİRİSİ
Yerebatan Sarayı, bilirsiniz, İstanbul'un belki de en büyülü mekânlarından biridir. Bir merdivenden inersiniz, dünyanız değişir! Tarihsel perspektifte, aslında ne kadar pratik bir işlevi vardır -bir sarnıçtır sonuçta, 6. yüzyılda Iustinianos tarafından yaptırılmıştır, durgun suyu sevmeyen Osmanlıların onu unuttuğu söylenir, sonra yeniden 'bulunmuş' ve Topkapı Sarayı'nın bahçesini sulamak için kullanılmıştır. Tarihine ve geçmişteki işlevine ilişkin bilgiler ilginçtir ama o merdivenlerden indiğinizde esas çarpıcı olan mekânın bilgisi değil, duygusudur. Yerebatan, karanlığı, nemi, sütunları, kuytu köşeleri, ve bir kenarda tepetaklak duran gorgon başlarıyla insanı kendi zamanından alır, alıkoyar. Bütün zamanları içeren İstanbul'un hayaletiymiş gibidir, gerçek bir düşsel mekândır.
Şimdi düşünün, böyle bir mekânda bir sanatçı ne yapar, ne yapabilir? En iyisi onu olduğu gibi bırakmaktır, orası kesin. Onu ziyaret edenin düş gücünde kendiliğinden öyküler örebilen tarihsel bir mekânın bir tür dokunulmazlığı olmalıdır, bunu teslim etmek gerekir. Öte yandan, yüzyıllar boyunca akan zamanın bizi bugün getirdiği noktada değişen, yeni anlamlar arayışında yeni temsil biçimleriyle gelen sanatın bu tür mekânlarla kurduğu ilişki de bazen görmeye değer sonuçlar doğurabilmektedir.
Böyle bir tarihsel mekân-çağdaş sanat ilişkisi, şu günlerde Mehmet Kavukçu'nun Yerebatan'da gerçekleştirdiği 'Alan Kurgu' başlıklı sergisinde görülebilir. Daha önce Erzurum Çifte Minareli Medrese'de bine yakın beyaz topla gerçekleştirdiği enstelasyonun bir benzerini Yerebatan'da yedi bin irili ufaklı top kullanarak yineleyen Kavukçu'nun sergisi, mekânın sıra dışı atmosferini vurgulayan bir düzenleme. Sarnıçta sanki kar yağıyor şimdi; ve kapalı mekânda bir tipinin içinde gezer gibi gezmek, ne diyelim, pek tatlı bir duygu veriyor insana! Belki sadece bu duyguyu veriyor ama veriyor: Kavramsal boyut, düşünsel, sosyal içerik derken unuttuk belki, bir de salt güzel bir duygu veren boyutu yok muydu sanatın?
Mehmet Kavukçu'nun 'Alan Kurgu'su, birden akla gelmiş anlık bir parlak fikir de değil: Boşluğun içinden hayaletimsi figürlerin süzüldüğü beyaz resimleriyle sanat ortamının dikkatini çeken sanatçı, geçmişten bugüne taşıdığı espas sorununu bu tür projelerle resim yüzeyinin ötesine, gerçek mekânları, gerçek boşlukları kapsayan bir alana taşıyor. Resim yüzeyinin ikiboyutluluğu içinde boşluğu gösterebilmek, hissettirebilmek çabasının bir uzantısı olarak değerlendirebileceğimiz bu projelerde sanatçı, izleyiciyi farklı zaman-mekân katmanlarını içeren o boşlukta -bir anlamda gezdirebilmiş oluyor. Evet, bunu yaparken aslında tekrara dayalı çok sayıda öğeyi boşluğa doldurmak gibi tipik bir enstelasyon klişesine başvuruyor, başvurmasına. Üstelik yıllardır Capitol alışveriş merkezinde Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi projeleri kapsamında kuşlar, kar taneleri, çiçekler gibi çeşitli öğelerle dekoratif bir boyutta gerçekleştirilmekte olan büyük projelerin ötesinde bir boyut da taşımıyor düzenlemesi. Ama yine de Yerebatan'ın merdivenlerinden inip o atmosfere girdiğinizdeki görüntü, orada olmaya, onu görmeye değiyor. Gündelik yaşamın sıradan görüntüleri içinde sıra dışı bir deneyim sunuyor.
Bugüne kadar Yerebatan Sarayı'nda gerçekleştirilmiş en iddialı projelerden biri olarak nitelendirebileceğimiz 'Alan Kurgu', özellikle İstanbul bienalleri sırasında bu mekânda izlediğimiz pek çok çalışmanın aksine mekânın ağırlığında ezilmiyor. Mekânı bozmadan dönüştürebilen, gerçekten o mekâna özgü bir hayali ortaya koyan bir yanı var. Dolayısıyla, bienallerde izlediğimiz Olafur Eliasson'un gökkuşağı, Jennifer Steinkamp'in ağaçları, Tony Oursler'in izleyiciyi dikizleyen gözleri ve William Kentridge'in gölge oyunu gibi bu mekânda gördüğümüz unutulmaz işler arasına 'Alan Kurgu'yu da not edebiliriz. 22 Aralık'a kadar açık, Yerebatan'ı bir de böyle görün.