Savaş bu, uyuşturur...

Savaş bu, uyuşturur...
Savaş bu, uyuşturur...

?The Hurt Locker?da, bomba imhacısı çavuş William James?i canlandıran Jeremy Renner, ?En iyi erkek oyuncu?da Oscar?a adaydı.

Sezonun 'bomba filmi' bir kez daha huzurlarımızda. Pazar gecesi 'En iyi film', 'En iyi yönetmen', 'En iyi özgün senaryo', 'En iyi kurgu', 'En iyi ses kurgusu' ve 'En iyi miksaj' olmak üzere altı dalda Oscar'a uzanan 'The Hurt Locker', yeniden vizyona giriyor. Film, Irak'ta bir bomba imhacısı Amerikan askerinin yaşadıklarını anlatıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Geçen pazar gecesi gerçekleştirilen 82. Amerikan Sinema Akademisi Ödül Töreni’nin sonuna doğru, en önemli dallardan biri olan ‘En iyi film’i sunmak üzere sahneye gelen Tom Hanks, önce bir hatırlatmaya soyunarak “En iyi film dalındaki aday sayısı en son 1943’te 10’du ve o yılın galibi ‘Casablanca’ydı” dedi ve ardından da, elindeki zarfı açıp 2010’un ‘En iyi’sini açıkladı: “The Hurt Locker...”
Dile kolay, Michael Curtiz’in yönettiği ama kamera arkasındaki isimden çok Humprey Bogart ve Ingrid Bergman ikilisiyle hafızalarda yer edinen filmin Oscar’a uzanmasının üzerinden tam 67 yıl geçmiş. Ne yazık ki Akademi’nin önüne hâlâ savaş filmleri geliyor ve 5 bin 500’e yakın üye, seçimlerini gezegenin bu temel meselesiyle haşır neşir olmuş yapımlar arasından yapıyor. Washington Post’un, aday filmler üzerine düştüğü notlarda da vurgulandığı üzre, geçmiş (Soysuzlar Çetesi), şimdiki (The Hurt Locker) ve gelecek (Avatar) zamanların savaşlarıyla meşgul olduk bu sezon (hoş bu listeye ben de ‘ekonomik savaş’ filmi olarak ‘Aklı Havada’yı, bir başka ‘gelecek zaman’ savaş yapımı olarak da ‘District 9’ı ekleyebilirim).

‘Embedded’ gazeteciden...
Aynı zamanda, yaratıcılarından Kathryn Bigelow’a ‘En iyi yönetmen’, senaristi Mark Boal’a da ‘En iyi özgün senaryo’ dallarında Oscar kazandıran ‘The Hurt Locker’, Türkiye’de 2 Ekim’de vizyona girmişti. Lakin ne seyirciden, ne de sinema yazarlarından (çünkü vizyona girdiği dönemde Antalya Film Festivali vardı ve ahali, Akdeniz kıyılarındaydı) ilgi görmedi ve 22 salonda 4 bin 892 kişilik ‘gişe başarısı’yla apar topar gösterimden kaldırıldı. Neyse ki pazar gecesi gelen Oscar zaferi sonucu, bugünden itibaren yeniden görücüye çıkıyor.
Bizde, ‘Ölümcül Tuzak’ çevirisiyle boy gösteren film, Irak’ta 2004 yılında bir bomba imha uzmanı olarak çalışan Çavuş William James odaklı bir hikâye anlatıyor. James, takım lideri çavuş Matt Thompson’ın, bir görevde hayatını kaybetmesiyle dahil olduğu ekipte çavuş JT Sanborn ve özel uzman Owen Eldridge’le birlikte, ihbar aldıkları mekânlara giderek etraftaki bilumum patlayıcıyı etkisiz hale getiriyor. Bu üçlü ayakta (New York Times’a yazan bir okur, onlar için ‘Üç silahşorlar’ tanımlamasına soyunmuş), Sanborn aklı, Owen duyguyu ama en çok da korkuyu, James ise cesareti ve gözü karalığı temsil ediyor.
Kimi dergiler adına (Voice, Playboy ve Rolling Stone vs.) Irak’ta ‘embedded’ (İliştirilmiş) gazetecilik yapan Mark Boal’ün kaleme aldığı senaryo, son derece gerçekçi yazılmış diyalogların yanında, filmin özellikle psikolojik açıdan güçlü bir strüktür üzerinde yükselmesine zemin hazırlamış. Genellikle ‘James Cameron’ın eski karısı’ ifadesiyle sunulan ama aslında, kendine özgü bir dünyası olan yönetmen Kathryn Bigelow da bu strüktürden etkileyici bir iş çıkarmış. Bigelow, geçmişteki işlerine göz atıldığında, daha çok ‘sert aksiyonlar’ın yönetmenidir (ki bence en iyi işi de, ‘2000 yılı’ esprisine yüklenen ‘Strange Days’dir). Amiyane tabiri de onun için, ‘Çekti mi oturtur’ şeklinde kullanabiliriz.

Adeta bir ‘junkie’
‘The Hurt Locker’ ve anlattıklarına gelince; film New York Times’ın eski savaş muhabiri Christopher Hedges’ten yapılan bir alıntıyla açılıyor. “Savaşı götüren güçtür ve çoğu zaman öldürme alışkanlığıdır, çünkü savaş uyuşturucudur.” Sonra perdede, bu cümlenin başı atılarak sonu, yani ‘War is a drug’ kısmı adeta altı çizilerek sunuluyor. Peşi sıra 131 dakika boyunca sanki bu ifadenin açılımını izliyoruz. Gerçekten de öykünün sürükleyici karakteri William James, işine adeta bir ‘uyuşturucu bağımlısı’ psikolojisiyle yaklaşıyor. Bir patlayıcının peşinde sürüklenmesi, hedefi etkisiz hale getirinceye kadar yaşadığı psikoloji, sık sık adrenalinin yükselmesi ve strese olan bağımlılığı, James’i adeta bir ‘junkie’ye dönüştürüyor.
İşte bu noktada da ‘The Hurt Locker’ın rengi beliriyor. 2010 dünyasında, onca ‘savaş filmi’ izlemiş biri olarak Bigelow’un yapıtını nereye koyacağız ve nasıl ele alacağız? Bu film, savaş hakkında ne söylüyor, tavrı ne? Ya da daha da açayım; ‘The Hurt Locker’, mesela anti-militarist bir yapım mı? Finaline uzanalım, James 38 günlük görev süresi dolduktan sonra, karısı ve minik kızının yanına gidiyor. Ama, nihayetinde ‘kan çekiyor’, onu ailesini geride bırakmış, tekrar cephede imha işinde görüyoruz. Bu James’in, bağımlılığının ifadesidir. Bu noktadan geriye dönüp baktığımızda meseleyi nasıl okuyacağız? Bigelow ve senaristi Boal, “Bizi savaşa o kadar alıştırdılar ki, bu bağımlılıktan vazgeçemez hale geldik” mi diyor? Dolayısıyla ‘ikili’, böylece ‘anti-militarist’ bir yaklaşım mı sergilemiş oluyor? İyimser bir bakış açısıyla meseleyi böyle görmek mümkün tabii ama öte yandan şu soruya sormak da hakkımız sanırım: “İyi de kim size, ‘Geçmişte Vietnam’a, şimdilerde Afganistan’a, Irak’a gidin, orada bağımlı olun’ dedi?” Kathryn, Mark; içişlerinize karışmak istemem ama kusura bakmayın, ortaya çıkan tablo bu...

‘Filmi kadar olamadı’
Öte yandan biliyoruz ki Amerikan sineması, son dönemlerde ‘Syriana’, ‘Lions for Lambs’, ‘Rendition’, ‘The Kingdom’, ‘Redacted’, ‘In The Valley of Elah’, ‘Jarhead’ ve de ‘Body of Lies’ gibi filmlerle yöreye ve meseleye sıkça uğradı. Benim bu toplam içindeki favorim ‘büyük usta’ Brian De Palma imzalı ‘Redacted’tır. ‘The Kingdom’, bir hamaset gösterisidir, listenin en kötüsüdür, diğerleri ise aşağı yukarı aynı çizgidedir. ‘The Hurt Locker’a gelince, bu yapımların yanında mesela ‘Jarhead’dan daha iyi değildir.
Öte yandan, yönetmeni Bigelow’un, Oscar’ı aldıktan sonra yaptığı “Bu ödülü Irak, Afganistan ve dünyanın değişik ülkelerinde bulunan Amerikan askerlerini, hatta itfayeciler de dahil bütün üniformalılara adıyorum” konuşması, filminin (eğer varsa) anti-militarist yanını fazlasıyla törpüledi. Biraz magazine kayayım; törenden sonra konuştuğum ne kadar yönetmen, sinema yazarı ve dahi kültür insanı arkadaşım varsa, hepsi Bigelow’u defterden sildiklerini belirttiler. Hatta aramızda, filmin en hararetli savunucularından biri olarak ‘sivrilen’ Mehmet Açar, Habertürk’deki köşesinde “Filmi kadar olamadı... Militer ve milliyetçi tavrıyla Oscar’ına ve filminin başarısına gölge düşürdü” diye yazdı. Öte yandan bu konuşmayı, ‘militarist’ bir mesaj olarak değil, Amerika dışında görev yapan askerlere gönderilmiş bir selam olarak algılayanlar da var.

‘Kıyamet’i anarken
Bu arada bu tür kakterleri anlatıp da, en azından yönetmenin soğukkanlılığını yitirmediği ‘Kıyamet’i anmadan geçemeyeceğim. Vietnamlılara, Wagner eşliğinde gaz bombası yağdıran komutanların deliliğine (ya da adrenalin bağımlığına) hâlâ kimse erişemez. Keza artık biz fanilerin arasında bir ermiş edasıyla dolaşan Clint Eastwood’un imzasını taşıyan iki önemli savaş karşıtı yapıtı ‘Atalarımız Bayrakları’ ve ‘Iwo Jima’dan Mektuplar’dan hatıraları henüz silenmemişken (ya da Terrence Malick’in ‘İnce Kırmızı Hat’ını hatırlayalım), ‘The Hurt Locker’ entelektüel açıdan da pek doyurucu gelmiyor.
Ama filmin hakkı yenmeyecek yanları da çok elbet. Özellikle cephedeki askerin psikolojini gayet iyi anlatmış. Bu noktada klişe bir eleştirmen cümlesine sığınayım: ‘Korkuyu iliklerinizde hissediyorsunuz’. Ayrıca başta çavuş William James’i canlandıran Jeremy Renner olmak üzere, oyuncu kadrosu da birinci sınıf. Hele ki küçük ara rollerinde son derece etkileyici performanslar sunan Ralph Fiennes (daha önce Bigelow’la ‘Strange Days’de de çalışmıştı), Guy Pearce ve David Morse gibi ustalar da, filme özel tatlar katıyor.

‘İçeriden bakan en iyi film’
Son olarak şu bilgiyi de paylaşmayım. Genel olarak yargılarına ve zevkine güvendiğim, The Guardian’ın sinema yazarı Peter Bradshaw, ‘The Hurt Locker’ için “Irak hakkında ‘içeriden’ bakan en iyi savaş karşıtı film” tanımlamasında bulunmuş. Belki de o haklıdır, dolayısıyla salonun yolunu tutun ve kararı kendiniz verin...

Bu kalp seni avutur mu?
‘Çılgın Kalp’, hayata tekrar tutunmaya çabalayan eski bir country şarkıcısının öyküsünü anlatıyor. Filmin başrol oyuncusu Jeff Bridges, geçen pazar ‘En iyi erkek oyuncu’da Oscar’ı kapmıştı

‘Çılgın Kalp’te Jeff Bridges ve Maggie Gyllenhaal ikilisi müthiş oynuyor.

Malum, düşenin dostu olmaz. Bu sezonun etkileyici filmlerinden biri olarak göze çarpan ‘Çılgın Kalp’ (Crazy Heart), dostlarını ve dahi işini kaybetme aşamasındaki eski bir country şarkıcısının hikâyesini anlatıyor. Eski oyuncu Scott Cooper, ilk uzun metrajlı yönetmenlik denemesinde Thomas Cobb’un 1987 tarihli romanının uyarlamasına soyunmuş. Öykünün kahramanı 57 yaşındaki Otis ‘Bad’ Blake... Başından dört evlilik geçen ve bu evliliklerden birinin ürünü olan oğlunu, en son yıllar yıllar önce gören Blake, küçük kasabaların barlarında sahne alarak geçimini sağlamaktadır. Hayatta tek sadık dostu kalmıştır; içki kadehleri... Jean Craddock ise, henüz boşanmış ve dört yaşındaki oğlu Buddy’yle yaşayan genç bir kadın gazetecidir. Günün birinde, öyküsüne ilgi duyduğu ‘Bad’ Blake’le söyleşi yapmak için alkolik şarkıcının kapısını çalar. Bu söyleşi, yeni bir ilişkinin kıvılcımı olur. Blake, Jean ve oğlu Buddy’de, uzak kaldığı aile ortamının havasını bulur. Lakin bu, tek dayanağı alkol olan eski efsanenin hayatlarının bir parçası olması fikri genç kadını korkutur. ‘Bad’ ise bir yandan sevgisine emek katmayı denerken, bir yandan da artık son derece popüler bir şarkıcı olan eski öğrencisi Tommy Sweet’e yeni beste yazmak çabasına girmiştir.
‘Çılgın Kalp’, ilk elde geçen yılın Oscar adayı filmlerinden ‘The Wrestler’ı (Güreşçi) hatırlatıyor. Lakin Cooper’ın filmi, son derece sade ve Mickey Rourke’u da yeniden ayağa kaldıran Darren Aronofsky’nin filmindeki ‘şatafat’ın bir hayli uzağında. Bu haliyle de, kişisel olarak hiç beğenmediğim gibi son derece kof, klişe, kitsch ve de boş bir duygusallığa sahip bulduğum ‘The Wrestler’ın yanında durduğu yerden kazanan bir filme dönüşüyor. 

‘Dude’den ‘Bad’e Jeff Bridges
Jeff Bridges, popüler kültürün zihninde daha çok Coen Biraderler’in ‘Big Lebowski’yle yer etmiş bir aktör. Tecrübeli oyuncu, daha önce dört kez Oscar’a aday olmuş ama her seferinde de eli boş dönmüştü. Nihayet şeytanın bacağını kırdı ve beşinci seferden, hey-kelciği koltuğunun altına sıkıştırarak döndü. Hoş almasaydı da, tıpkı bir diğer aday Morgan Freeman gibi gönlümüzdeki yeri sağlamdı. Brigdes, ‘Crazy Heart’ta dış görünümüyle şarkıcı-oyuncu Kris Kristofferson’a göndermede bulunduğu (bana daha çok Willie Nelson’ı hatırlattı) karakterine, özel bir hava katmayı fazlasıyla başarmış. Bilhassa ‘Bad’ Blake’in yüzeyde görünen o büyük özgüveninin ardındaki korkularını yansıtırken, performansının zirvesine ulaşıyor (mesela minik Buddy’yi barda kaybettiği sahnede bu psikoloji tavana vuruyordu). Keza oğluyla telefonda görüştüğü bölümler de, filmin en hüzünlü sahneleri olarak dikkat çekiyor. Uzun süredir tatmadığı hislerle yeniden buluşurken, oğlunu tehlikeye atacağı hayetiruhiyesine kapılan Jean’de Maggie Gyllenhaal da, Bridges’ten aşağı kalmayacak bir performans sergiliyor (nitekim o da rolüyle ‘En iyi yardımcı kadın’da Oscar’a adaydı). Bu film, Gyllenhaal’ın oyunculuk kariyerinde sanırım ‘Sekreter’ kadar önemli bir virajı temsil edecek. bundan böyle. Keza Tommy Sweet’te Colin Farrell da gayet iyiydi.
Filmin, ‘Orijinal şarkı’ (The Weary Kind) dalında da ‘Oscar’ aldığını ve Stephen Bruton’la (ki kendisi artık hayatta değil) T Bone Burnett imzalı soundtrack’inin de çok etkileyici olduğunu hatırlatalım.
Sonuç olarak bu sade, hüzünlü, gerçekçi ve güzel anlatılmış filmi kaçırmayın derim...