Seda Hepsev: Ben gülüyor muyum?..

Seda Hepsev: Ben gülüyor muyum?..
Seda Hepsev: Ben gülüyor muyum?..
Günümüz resminin parlak isimlerinden Seda Hepsev, x-ist'te açtığı ironik isimli 'Parmakta Bir Dağ, Anüste Bir Dağ, File Binmiş Bir Dağ' sergisini Radikal'e anlattı: "İşlerimde mizah öğesi olsun diye bir kaygım yok aslında. Bazen işlerin kendisi, bazen onlara verdiğim isimlerle böyle bir anlam kazanmış olabilirler. 'Ben gülüyor muyum?' isimli yeni bir seri resim yapmalıyım belki de!"
Haber: SIRMA KARASU / Arşivi

‘Parmakta Bir Dağ, Anüste Bir Dağ, File Binmiş Bir Dağ’ başlıklı sergi ismini Etel Adnan’ın ‘Arap Kıyameti’ kitabından alıyor. Etel Adnan’ın eserine ilginiz nasıl oluştu?

Sergi adını, kitapta geçen ‘parmakta bir güneş, anüste bir güneş, file binmiş bir güneş’ cümlesinden alıyor. Güneş kıyamet simgelerinden biri. İç savaş, katliamlar, şehirler, tüm metinlerde güneşle birlikte ifade ediliyor. Güneş kelimesi vurucu bir şekilde tüm kitap boyunca dönüp duruyor. Sergi için çalıştığım ve dağ kavramının kafamda belirdiği sıralarda ‘Arap Kıyameti’ni yanımda dolaştırıp tekrar tekrar okumaya başladım. Kitaptaki güneş, temsil ettikleri, insanlar ve olaylar üzerindeki etkisi, zihnimdeki dağ fikri ile yer değiştirdi. Tüm işleri tamamlayıp geriye baktığımda, kitapla geçirdiğim süreci ayıramayacağımı gördüm ve sergiye dahil etmeye karar verdim.


Bugüne kadarki işlerinizde konu genellikle askerlik, cinsiyet gibi sosyal olgulardı. ‘Parmakta bir dağ, anüste bir dağ, file binmiş bir dağ’ ise daha kişisel bir gerçekliği ele alıyor. Sebebi nedir?

Aile, okul, askerlik gibi kurumlara toplumsal cinsiyet, kadın erkek rolleri, aralarındaki iktidar ilişkileri üzerinden bakmak her zaman ilgimi çekti, sorguladığım konular oldu, hala da öyle. Bu sergideki işler doğrudan bu kavramları temsil etmese de, tamamen farklı bir yerde değiller. Seçtiğim imajlar, ortaya çıkma süreçleri ve yöntemleri yine ilgilendiğim, gözlemlediğim ve araştırdığım kavramlar dahilinde ortaya çıktı.


Çağdaş sanatçılar, geleneksel kültüre ait çini, kilim, dokuma ve işleme gibi teknikleri son yıllarda daha fazla tercih etmeye başladılar. Siz neden işlemeyi tercih ettiniz?

İşlemelerde zaman ve el emeği önemliydi benim için. Bir dağ imajını alıp işleyip, sonra bir başkasına geçtim, sonra bir tane daha, bir tane daha. Çok sayıda işlemeden oluşan bu seri, tekrarların oluşturduğu süreçte, bir nevi dağ imajını tüketme yöntemine dönüştü. İşlerken geçen zaman, bittiğinde duyulan haz, ardından yeni bir işlemeye geçip onu da bitirme çabası ve bunların sürekli tekrarı, bir ritüel halini aldı.


İşlerinizde hep bir mizah öğesi gördük. Bu sergide mizah unsurunu nasıl kullandınız?

İşlerimde mizah öğesi olsun diye bir kaygım yok aslında. Bazen işlerin kendisi bazen onlara verdiğim isimlerle böyle bir anlam kazanmış olabilirler. Olup biteni, insanları, çevreyi algılayışım ve yorumlayışımın da bir etkisi olabilir. ‘Ben gülüyor muyum?’ isimli yeni bir seri resim yapmalıyım belki de!

Zürih’e taşınmanızla eskiden yalnızca coğrafi bir unsur olan dağ bir anda hayatınızın tam merkezine oturmuş. Dağ deyince aklınıza gelen ilk üç tanım nedir?
Ufuk çizgisi, Alpler, Truman Show.


Sergi, geniş zaman yayılmış dağ desen ve işlemelerinden ve anları yakalayan tuvallerden oluşuyor. Bu iki konsepti nasıl bağladınız?

Dağ imajı ile uğraşmamın sebebi, onun coğrafi bir öğe olmasının haricinde yaşadığım yerdeki ilişkiler, alışkanlıklar üzerindeki etkisini görmüş olmamdı. Resimler de bu gözlemlerle birlikte ortaya çıktı. İç mekanlara ait, kadrajları bölünmüş fotoğrafların resimlerini yaparken, işleme ve desenlerde olduğu gibi zaman öğesi önem kazandı. Bir tuvalin önünde tek başına saatler geçirmek ve kurulan birebir ilişki, resmin kendi zamanını ortaya çıkarır ve bu da benim resim yapma pratiğimde en önemli motivasyondur.


Takip ettiğiniz diğer yerli çağdaş sanatçılar kimler?

Farklı jenerasyonlardan çok fazla sanatçı var sevdiğim. İşleriyle birlikte düşündüğümde, Cevdet Erek’in Documenta 13’de sergilediği ‘Room of Rhythms’ ve Istanbul Modern’de sergilediği ‘Akla Kara’, Yasemin Özcan ve Banu Cennetoğlu’nun ‘Seni Endişelendiren Ne?’ ve ‘Evrensel Çöplüğe Gönderiyoruz’ isimli videoları, Hera Büyüktaşçıyan’ın ‘Körler Ülkesinin Karşısında’ sergisi, Hakan Gürsoytrak’ın resimleri, İnci Eviner’in desenleri, Füsun Onur, aklıma ilk gelenler...


Sizce Türkiye’de Avrupa ve Amerika’daki ölçüde ve profesyonellikte bir sanat piyasası oluşması mümkün mü?

Sanat piyasası deyiminin çeşitli alt başlıkları var ve ayrı ayrı profesyonel alanlar olduklarından hepsini bir kalemde değerlendiremem. Ama bir sanatçı olarak baktığımda Türkiye’de galeri, sanatçı, koleksiyoner üçgeninin haricinde daha fazla sanat fonu, bağımsız mekanlara ve projelere destek, farklı uluslararası sanatçı davet ve burs programlarının olmasını ve bunların devamlılığını istiyorum.

Seda Hepsev’in ‘Parmakta Bir Dağ, Anüste Bir Dağ, File Binmiş Bir Dağ’ başlıklı sergisi 4 Nisan’a kadar x-ist’te görülebilir.