Şehvetli ve kanlı bir gösteri

Şehvetli ve kanlı bir gösteri
Şehvetli ve kanlı bir gösteri
Paris'te sahnelenen Petro von Kant'ın Gözyaşları oyununda, sahnede görmeey alışık olmadığımız her şey var: Sürekli içki, sigara içiliyor, kavga ediliyor, telefonda konuşuluyor, spagettiler yeniliyor; birbirlerine sarılanlar, dudaktan öpüşenler, kadeh kaldıranlar, kanepede sızanlar, sevişenler, pantolon ve donlarını sıyırıp seyirci karşısında çişini yapıp tuvalet kağıdına silinenler...
Haber: TİLDA TEZMAN / Arşivi

Ünlü Alman Sinemacı Rainer Werner Fassbinder’in dev eseri “ Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları “ (Les Larmes Amères de Petra von Kant), Paris’te l’Oeuvre Tiyatrosu’nda oynanıyor. Piyeste Carla Bruni’nin ablası Valéria Bruni Tedeschi ve annesi Marisa Borini oynuyor; onlara Isabelle Huppert’in kızı Lolita Chammah eşlik ediyor. Çokça alkol ve sigaranın içildiği bu oyunda, yönetmen Thierry de Peretti, arızalı ve huzursuz Petra von Kant’ı oynayan Valéria Bruni Tedeschi’nin etrafında beş mükemmel kadın oyuncuyu toplamış.

Sahnede sürekli içki, sigara içiliyor, kavga ediliyor, telefonda konuşuluyor, spagettiler yeniliyor; birbirlerine sarılanlar, dudaktan öpüşenler, ağlaşanalar, hırlaşanlar, kadeh kaldıranlar, kanepede sızanlar, sevişenler, etrafı kırıp dökenler, pantolon ve donlarını sıyırıp seyirci karşısında çişini yapıp tuvalet kağıdına silinenler, küfürleşenler… Sahnede görmeye alışmadığımız herşey var… Şehvetli, kanlı bir gösteri!

Kocasından ayrılmış, 50 yaşındaki Petra çok ünlü bir moda stilisti. Özgür, bağımsız ve biraz mutsuz olan bu kadının yanından ayrılmayan asistanı Marlène ( Lolita Chamah) hem sekreteri, hem tasarımlarının çizimlerini yapan, atölyesini temizleyen, yemeğini yapan, kısacası her yönden ona hizmet eden, yüzde yüz onun boyunduruğunda yaşayan ve oyun boyunca ağzından tek kelime bile çıkmadan oynayan, her şeyi bilen – her şeyi gören – her şeyi yapan  Marlène mimikleri, vücut dili ve performansıyla seyirciyi kendine hayran bırakıyor.

BİR KADINLAR HİKAYESİ

Bu oyun, bir kadınlar hikâyesi; çılgın ve parçalayıcı bir tutkunun hikâyesi. Yüksek sosyetenin moda tasarımcısı Petra Von Kant ile sıradan, fakir Karine( Zoé Schellenberg) isimli güzel bir genç kadın arasındaki aşkın hikayesi. Petra’nın himayesinde moda ikonu ve ünlü bir model olacak ve markasının yüzü haline gelecek Karine’in hikâyesi ve de Petra’nın bu kadına marazi bir şekilde beslediği tutkunun hikayesi. Sert ve otoriter Petra’nın sonunda duygularının esiri olmasının hikâyesi. Aristokrat, zengin ünlü modacı Petra, proleter ama çok seksi bu genç kıza körkütük aşık oluyor; onu yoksulluktan kurtarmak istiyor, ama sırf istediğiniz için, insanları bir yerden alıp başka bir yere getiremezsiniz; sonrasında onlar bunu bir şekilde ödetirler. Nitekim, Petra, Karine’in oyuncağı haline geliyor. İdareyi ele geçiren Karine, meşhur olduktan sonra, Petra’yı terk ediyor; onu artık cazip bulmadığını söylüyor, çekip gidiyor. İşte o andan sonra Petra düşüşe geçiyor; uyuşturucu alkol batağına saplanıyor, gözü ne kızını ne de annesini görmüyor; bir paçavraya dönüşüyor. Doğum gününde kızının, annesinin ve en yakın arkadaşı alımlı Sidonie’nin getirdiği pastayı yüzlerine fırlatıyor. Herkesin üstü başı ve yerler batıyor. İskemleleri, koltukları, masaları deviriyor. Annesine “ Benim için yıpranmış bir fahişeden başka bir şey değilsin” diyecek kadar büyük bir bunalımın içine giriyor.

FASSBİNDER’İN ÖDÜLLÜ FİLMİ

1945’de Münih’de doğan ve 1982’de uyuşturucudan ölen Fassbinder, “Petra von Kant’ın acı gözyaşlarını” 1971 yılında yazmıştı. O yıl Peer Raben, bu oyunu sahneye uyarlamıştı. Fassbinder, 1972 yılında, bu piyesten yola çıkarak “Petra Von Kant’ın acı gözyaşlarını” filme çekti ve bu film Berlin Altın Ayı ödülünü aldı. 1967’de Fassbinder, Münih deneme tiyatrosuyla ( Action Theatre) tanışır. Böylece 1960’ların özgürlük rüzgârlarını çağrıştıran, politik, anarşist ve aykırı oyun denemelerine başlar. Hem oynar, hem yönetir. Hanna Schygulla’yla tanışır. Hanna, filmlerinin yıldızı olur. Bu yetenekli ve ateşli Alman, Hanna Schygulla’ya,  1972 yılında, Petra Von Kant rolünü oynattı ve onu meşhur etti.

Sahne rejisi çok ama çok orijinal. Petra’nın apartmanının içindeyiz adeta. Oyuncuların hepsi kadın. Kadınlar sadece sahneyi doldurmuyorlar; sahneden iniyorlar, seyircinin yanından geçip kapıdan çıkıyorlar, yan kapıdan tekrar içeri girip sahneye çıkıyorlar, seyircinin oturduğu salonun duvarlarında ateşli bir şekilde sevişiyorlar. Bu girip çıkmalar oyun boyunca neredeyse 2-3 dakikada bir cereyan ediyor. Eve gelenler de, seyircinin salona girdiği bu kapıdan içeri girip çıkıyorlar. Seyirci ile sahne arasındaki mekân bir bütün olmuş.

Benim oturduğum koltuk önde ortaydı, öyle ki bütün bu giriş çıkışları, duvarlardaki öpüşmeleri izleyebildim; ama balkonda oturan seyircilerin bu akışı hangi netlikte izleyebildiklerini kestiremedim.

Sahne minik, ama burjuva bir salonun bütün ihtiyaçlarına gayet iyi cevap veriyor: Onlarca alkol şişesinin dizili olduğu bir piyano, kırmızı bir kanape, ortaçağdan kalma duvardan sarkan muhteşem bir kumaş pano, birkaç sehpa, bir masa, iskemleler, tekerlekli bir askılıkta dizayn kıyafetler (bunları oyuncular, oyun süresince deniyorlar, giyip çıkarıyorlar).  Eğik duran büyük bir ayna tavan vazifesi görüyor.

Seyirci, oyuncuların bu aynadan salonu görüyor hissine kapılıyor. Elbiselerin asılı olduğu askılık, aynı zamanda paravan vazifesi görüyor. Gizli saklı sevişmeler, dedikodular, özel telefon görüşmeleri, giyinip soyunmalar bu askılığın arkasında cereyan ediyor, ama her şey birebir seyirci tarafından görülüyor.

 

SİNİR KRİZİNİN EŞİĞİNDEKİ KADINLAR

Müziğe gelince : diskodan (neşeli günler için) Purcell’e (depresif günler için) geçişler. Almodovar’ın “sinir krizi eşiğindeki kadınlarından” esinlenen yönetmen, oyunun bazı yerlerinde, ritmi hızlandırıyor, ve histeri anlarını vurguluyor. 70’li yılların hit parçalarının ardından, Almanca parçalar, sonra opera ve barok müzik geliyor.

Dört yıldır sahneye çıkmamış olan Valéria Bruni Tedeschi çok zor ve cesur bir role soyunmuş. Çok başarılı bir performans sergiliyor. İçindeki ızdırabı ve kırılganlığı çok iyi yorumluyor. Sevmekten ziyade sevilmek arzusuyla yanıp tutuşan, baştan çıkaran, seyreden, hükmeden, keşfeden ve dokunarak okşayarak beslenen bu kadını o kadar doğal ve aynı zamanda bir o kadar da vahşice oynuyor ki diğer oyuncuları biraz gölgede bırakıyor. 1,5 saatlik gösteriyi nefes almadan, yetmişli yıların kitçliğini seksi göz kırpmalarıyla götürüyor. Thierry de Peretti, zihninde Petra von Kant için abartılmış bir karakter çizmiş; Valéria da onun hayal ettiği karakter gibi büyük oynuyor; histeri krizlerini bire bir gerçekmiş gibi yorumluyor. Enerjisi seyirciyi hipnozite ediyor.

Günümüzde bir melodram nasıl oynanır? Sahnede tutku, gözyaşları, ilân-ı aşk, dudak dudağa uzun uzun öpüşmeler, fazla şehvet ve fazla alkolden çökmüş bedenler ve ıstırap nasıl yorumlanır? Klâsik tiyatroda ancak sözle söylenebilenler, sahnede nasıl canlı gösterilir? Bu piyeste, oyun boyunca özgürlük rüzgarı, tensel tutku, abartı bolca esiyor; bazı sahneler fazlasıyla cesur, sözlü şiddet ve taciz had safhada. Klasik tiyatro seyircisi rahatsız olabilir. Ben bugüne kadar benzerini seyretmemiştim. Müthiş bir tiyatro deneyimi!

Yarı karanlık bir atmosfer, sayısız sigaraların dumanının da bu atmosferi daha bir ağırlaştırdığı sahnede, insanı yiyip bitiren mahveden marazi aşk üstüne yazılmış bu oyun çok farklı ve çarpıcı .