Seksenli yılların sinir uçlarını birleştiren sergi  

Seksenli yılların sinir uçlarını birleştiren sergi

 
Seksenli yılların sinir uçlarını birleştiren sergi

 
Salt Beyoğlu ve Salt Galata'da açılan sergi 'Nerden Geldik Buraya'; 80'lerin alacakaranlığını; içindeki mor, yeşil, beyaz, mavi, kırmızı renkleri vurgulayarak anlatıyor. Sergi, 80'lerden farklı soluklar üflüyor, ziyaretçisinin belirli aralıklardan girip döneme yayılan belli başlı birliktelikleri ve tezatları görmesini salık veriyor...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

İç kıyıcı bir gri ile cart bir pembe beliriyor gözümün önünde. Seksenler; darbenin boğucu iklimi ve dönemin modasının unutulmazı o tuhaf renklerdeki taytların birbirine girdiği; koca bir memleketin bu iki rengin arasında zar zor nefes almaya çalıştığı bir dönemmiş gibi. 12 Eylül’ün üçüncü ay dönümünde gelmişim dünyaya, birebir anımsadığım ancak 80’leri 90’lara bağlayan Özallı yılların tuhaf karmaşası… Sonra sonra dinlediklerimden, okuduklarımdan, izlediklerimden öğrendiğim 80’lerse başka türlü. Başka bir şehre taşınmamız üzerine, sınıf arkadaşlarımın anı niyetine hediye ettiği ‘Gulliver’i okuyorum ben o sıralar, Gulliver dev haliyle ‘Cüceler Ülkesi’nde garip şeyler yaşıyor. Aynı esnada bu ülkede pis bir iç sıkıntısı var. Bitmeyen bir bekleme hali. Durmayan bir direnme çabası. Çatlaktan başka renkler sızdırmak için sonsuz bir uğraşı. O zamanlar bilmiyorum. Büyüdükçe öğreneceğim. Çocukluğumun, pek de farkında olmadan, bir tuhaf alacakaranlık döneminde geçtiğini, bugünlere böyle böyle geldiğimizi… Sonradan anlayacağım.
 
Salt Beyoğlu ve Salt Galata’da açılan sergi ‘Nerden Geldik Buraya’; 80’lerin alacakaranlığını; içindeki mor, yeşil, beyaz, mavi, kırmızı renkleri vurgulayarak anlatıyor bize. Sergi için “80’leri anlatıyor” demek hatalı bir ifade; 80’lerden, farklı soluklar üflüyor daha çok, ziyaretçisine belirgin aralıklar açıyor, o aralıklardan girip 80’lere yayılan belli başlı birliktelikleri ve tezatları görmemizi salık veriyor. Cezaevlerindeki insanlıkdışı koşullara karşı ses çıkaran insan hakları savunucularından, darbe ertesinin en renkli eylemlerine imza atan kadın hareketine, yeşillere, translara, vicdani retçilere sokulmamızı sağlıyor. Onca insan kaybolur, cezaevlerinde çürümeye terk edilirken sokakta kalabilenlerin yürüttükleri mücadeleyi hatırlamamıza imkân veriyor. Merkezine İstanbul ’u alarak toplumsal mücadelelerden popüler kültüre, şehrin yaşadığı dönüşümden basın ve yayıncılık dünyasında olan bitene, reklamlardan sinemaya; farklı deliklerden bir 80’ler perspektifi edinmemizi sağlıyor. Bir anlamda, bizi bugünlere getiren o tuhaf dönemden seçtiği sinir uçlarını birleştiriyor. 

MUZİP VE CESUR: SOKAK
Merve Elveren, Erman Ata Uncu, İlhan Ozan ve Esen Karol’un hazırladığı; Salt Beyoğlu ve Salt Galata’da olmak üzere iki mekâna yerleşmiş sergi dergi, fotoğraf, video gibi arşiv materyalleri ve sinemadan örneklerin yanı sıra sanatçılar Halil Altındere, Serdar Ateşer, Aslı Çavuşoğlu, Barış Doğrusöz, Ayşe Erkmen, Esra Ersen ve Hale Tenger’in 1980’lere dair işlerinden oluşuyor. 

1989-1990 aralığında yayımlanan ‘Sokak’ dergisi, serginin ana damarlarından biri. Sokak’ın kapak sayfalarıyla dolu duvar, bilhassa döneme yetişmeyip dergiyi okumamış olanları karşısına kilitleyecek cinsten. Türkiye’nin ilk vicdani retçisi Tayfun Gönül’ün 1990’da Sokak’ta birlikte çalıştığı Tuğrul Eryılmaz ile başlattığı ‘Zorunlu Askerliğe Hayır’ kampanyası, İştar Gözaydın tarafından yasal kısıtlamalara karşı kaleme alınan ‘Haklarınızı Bilin’ köşesi, sonra ‘İstanbul Kürtçesi’, ‘Kadınca Doğurma Hakkı’, ‘Öldürmeyin Sevişin’, ‘Askerlik Yapmak İstemeyen Adam’ gibi manşetleriyle Sokak’ın cesur, muzip ve yaratıcı dili –ne yazık ki bugünden bakınca çok uzak görülen- özgür gazetecilik deneyiminin sıkı örnekleri.

SİYAHLI KADINLAR-RÖFLELİ KADINLAR!
‘Sokak’tan çıktıktan sonra ‘Siyahlı Kadınlar’ karşılayacak sizi. Günlerden 9 Ağustos 1989. Cezaevlerinde tek tip elbise giyilmesi, görüşlerde Türkçe konuşma zorunluluğu, haberleşmenin denetime bağlanmasını içeren Adalet Bakanlığı genelgesine karşı ses çıkaran feminist kadınlar Cağaloğlu’nda yolu trafiğe kapatıp basın bildirisi okur. Ertesi gün Tünel’den  Galatasaray’a yürüyen, basının adlandırmasıyla ‘siyahlı kadınlar’dan 11’i gözaltına alıanacaktır… Cağaloğlu’da yere çökmüş kadınların akranı ama saç modellerinden yüzlerindeki ifadeye kadar, memlekete bakışları bambaşka olan bir başka kadın grubu da Salt’ın duvarlarında kendilerini hatırlatıyor. Kabartılmış, röfleli saçlarıyla Semra Özal liderliğindeki ‘Papatyalar’. Onlarsız bir 80’ler sergisi, fena halde eksik olmaz mıydı zaten!
80’lerin umudu da dışlamayan bekleyiş halinin sinemadaki örneklerinden biri olarak Ömer Kavur’un Yusuf Atılgan’ın romanından uyarladığı 1986 yapımı sinema filmi ‘Anayurt Oteli’, dönemin ruh halini sinema aracılığıyla anımsatan örneklerden. Projeksiyonda dönen film, kadın karakterleri aracılığıyla, serginin birliktelikler ve tezatlar üzerinden anlatmaya soyunduklarıyla da örtüşüyor. Başka bir köşede ‘Aaahh Belinda!'nın Naciye-Serap’ı Müjde Ar da benzer nedenlerle kafanızı kurcalamak üzere orada bekliyor…


İkinci dalga feminist hareketin köşe taşlarından, evlerde yürütülen ‘Bilinç Yükseltme Toplantıları’ndan kareler, tutuklu yakınlarının cezaevi kapılarındaki hallerini olduğu gibi sergileyen fotoğraflar, Halil Altındere’nin ‘kayıpları’ pullara işlediği nefis işi ‘Türkiye Kayıplar Ülkesine Hoşgeldiniz’, Pozitif Müzik’in 1990’da yayımladığı manifesto, Serdar Ateşer’in şehrin farklı yüzlerinden örnekler veren arşiv videoları sonra… (Bir zamanların yavaş feribotunu, Aliağa Termik Santral eylemini, Zeki Mürenli 1984 TRT yılbaşısını es geçmeyin!) Her şey gerçekten de serginin tasarımcısı Esen Karol’un dediği için ‘iç içe geçiyor’. Karol “Çok sesli bir sergi bu” diyor: “Sokak Dergisi’nin verdiği ve derginin herhangi bir yerinden çıkabilen vinyetleri biz de yapıştırma olarak serginin her yerinden çıkabilecek şekilde yerleştirdik. Aynı şekilde reklam kuşağı da her an çıkabilir karşınıza.” 

KADINLAR VARDIR!
80’lerin Türkiye kadın hareketindeki yeri mühim. Darbeden ağır yara alan toplumsal muhalefetin en güçlü damarı olarak cesurca öne çıkan onlarca, yüzlerce kadın; ‘hareketin’ tarihini yazıyor 80’lerin ikinci yarısından itibaren. Serginin ikinci katında ‘Feminist Adımlar’ adıyla kadın hareketinin üç önemli ‘eylemi’ne yer verilmiş. Eşinden dayak yiyen kadına ‘Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin’ diye seslenen hakime karşı Kadın Çevresi’nin örgütlemesiyle 17 Mayıs 1987’de Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda düzenlenen ve 80 darbesinin ertesinde yasal izinle yapılan ilk yürüyüş olan ‘Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü’, ‘Dayağa Karşı Kampanya’ kapsamında Kariye Müzesi bahçesinde düzenlenen şenlik ve 8 Mart 1988’de Cağaloğlu’nda düzenledikleri ‘Geçici Modern Kadın Müzesi’ başlıklı etkinliğin videoları bu bölümde yer alıyor.

Barış Doğrusöz'ün 1980-1989 Fransız TV'leri arşivinden görüntüler kullandığı işi 'Paris Saati: Ayrılık' videosu, serginin dikkat çeken parçalarından. Darbe sonrası Türkiye'ye gelen Fransız TV ekibinin handycam'le çektiği görüntülerle Fransız gazetecilerin gözünden bakıyoruz döneme. Sağ ve sol görüşlü tutukluların aynı yerlerde tutulduğundan, Sultanahmet’teki uyuşturucu trafiğine videolar İstanbul’un 80’lerinin farklı yüzlerini gösteriyor. Doğrusöz'ün alandaki bir diğer işi 'Paris Saati: Harita ve Topraklar' ise televizyon haberlerinde kullanılan haritalarla Türkiye algısını önümüze seriyor.

Ardından ikinci katta dönemin konut reklamlarından çıkıp cezaevlerindeki koşulları protesto etmek üzere 27 Kasım 1988’de düzenlenen ‘Yaşam Hakkına Saygı Mitingi’ne doğru uzanabilirsiniz.
BİR ÜNİVERSİTE OYUNU: OKULDAN ATILMAKTAN KAÇIŞ YOK!
Alt kata indiğinizde kendinizi 80'lerin çeşidi de sayısı da tirajı da bol yayın dünyasında bulacaksınız. Feminist dergiler, yeşil yayınlar, dekorasyon, tiyatro dergileri Kemalist, İslamcı veya erotik dergiler… 270 dergi, karıştırılıp dönem üzerine hislerinizi pekiştirmek üzere orada bekliyor. 

Rapçi Fuat’ın; 1985’te TRT’nin ‘yasaklılar’ listesine alınan 205 sözcükten ürettiği şarkının döndüğü, bir Aslı Çavuşoğlu işi olan ‘191/205’ serginin en iddialı parçalarından. 'Deneyim', 'devrim', 'özgürlük' demek yasak, varın gerisini siz düşünün!
‘Sokak’ dergisi tarafından hazırlanan, oynayanın asla ‘kazanamadığı’ ve her seferinde okuldan atılmasıyla sonuçlanan ‘Üniversite Oyunu’ da oynamadan alandan ayrılmayın deriz…

80’LERDEN BİR EV…
Nesrin Topkapı’nın TRT’de dans ettiği yılbaşı gecesini de selamlayıp binadan çıkıp Karaköy’e doğru çevirin adımlarınızı şimdi. Hale Tenger’in Türkiye’de ilk defa sergilenen işi ‘Sandık Odası’ ve 80’lerin yayıncılık hayatına kitaplar üzerinden göz atabileceğiniz kısımlar Salt Galata’da sizi bekliyor. Burada karşılaşacağınız kitaplar siyasi iktidar tarafından ‘tu kaka’ ilan edilmiş, yasaklanmış, ceza almış eserler ve yanı sıra dönemin, sergiye de konu olan olaylarıyla ilişki halinde olan romanlar… Server Tanilli’ye de Duygu Asena’ya da Pınar Kür’e de Camus’ye de selam vereceksiniz.
Yanlarındaki, serginin dert ettiği meselelere gönderme içeren alıntılar kesmezse, kitaplarla daha uzun süre vakit geçirmek mümkün. Sergi hazırlanırken görüşmeler yapılan 300 kadar yazar, reklamcı, sinemacı ve gazetecinin muhakkak bahsettiği ansiklopediler de bu bölümde. Dönemin alametifarikası olan ansiklopedilere katkı sunan isimlerin de bu sergi için arşivini açan; az önce sergiyi gezerken mitinglerde, eylemlerde, dergilerde isimleriyle karşılaştığınız kişiler olması elbette ki şaşırtıcı değil…
Bölümün eğlenceli ama biraz da hüzün verici işlerinden birisi ‘yayıncılık haritası’. Bugünlerin gazeteci ve yayıncılarının yakalayamadığı Babıali yıllarının; haberciliğin gerçekten sokakta yapıldığı vakitlerin haritası, bu. Gazete, dergi, dernek ve yayınevlerinin şehrin apayrı uçlarına savrulmadığı, camdan plazalara tıkılmadan önceki iç içeliğinin somut görüntüsü.

Tenger'in ‘Sandık Odası’nı en sona saklamanızı tavsiye ederiz, naçizane. Nedenini bordo tokmaklı kahverengi eski usül ahşap kapının ardına geçince göreceksiniz. Saatlerdir içinde dolandığınız 80’lerin evlerdeki ruhu bekliyor sizi orada. Yabancı gelmeyecek…