Sence ben İsa mıyım?

Frederic Beigbeder ile ikimiz, doğumda ayrılmış ikizler gibiyiz. Aynı yaşta reklam yazarlığına girişmişiz, muhtelif ajanslardan sonra beşer yıl Young & Rubicam'da aynı markaların yazarlığını yapıp...
Haber: FİDAN TERZİOĞLU / Arşivi

İSTANBUL - Frederic Beigbeder ile ikimiz, doğumda ayrılmış ikizler gibiyiz. Aynı yaşta reklam yazarlığına girişmişiz, muhtelif ajanslardan sonra beşer yıl Young & Rubicam'da aynı markaların yazarlığını yapıp, 2000 yılında reklamcılıktan emekli olmuşuz, Türkçedeki ilk romanlarımız bu yıl yayımlanmış. Doğum günlerimizin arasında iki gün fark var, onu da nüfus memuru yanlış yazmış olabilir.
O küpünü doldurmuş, ya ben!
Her neyse, asıl mesele bu değil. Asıl mesele şu: Necip Fransız milletinin bizimkileri yaklaşık bin kat aşan reklam ve edebiyat bütçeleriyle beslenen Frederic, hayatının geri kalan günlerini Copacabana'daki muz bahçeleriyle çevrili malikânesinde roman yazarak geçirmesine yetecek kadar küpünü doldurmuş vaziyette.
Söyleşimize elimde olmadan bu konuya içerleyerek girdim.
"Yaptığını beğendin mi?" dedim, "Zenginleri kendi silahlarıyla vurmak suretiyle zengin oldun."
"Evet" dedi kısaca, "ama zaten zengindim. Aslında zenginlere karşı olmayı sonradan akıl ettim."
"Yani uçakların ikiz kulelere pike yapması gibi bir hareket miydi bu?" dedim bunun üzerine.
"Evet" dedi kahkahalara boğularak. "Benim asıl adım, Usame Beigbeder!" Frederic, bu soruya önceden hazırdı. Birden ciddileşti: "Evet, 11 Eylül korkunç bir olaydı, ama ben hepsini '4.900' adlı kitabımda önceden anlatmıştım, şiddet, terörizm, cinayet, intihar saldırısı, hatta uçakların düşüşünü bile anlatmıştım, ama yine de çok üzüldüm, keşke kitaplar bombaların yerini alabilseydi, sözcükler insanları öldürmeyen silahlar..." dedi ve sustu.
"Bu kitapta damardan bütün reklam tekniklerini kullanıyorsun" diyecek oldum.
"Evet, tıpkı Andy Warhol gibi" diye yapıştırdı cevabımı. "O da kırk yıl önce Campbell domates çorbalarını tuvale yapıştırdığı zaman, insanlar ona domates çorbasını seviyor mu sevmiyor mu diye sormuşlardı, ama mesele bu değildi, çünkü o bir sanatçıydı ve yaptığı şey pop-art'tı, işte ben de aynı şeyi yapıyorum, o yüzden de bu yeni bir kavram olabilir,
evet, pop-edebiyat!" diye kestirip attı.
"Yani şimdi bir paralellik mi var burda?" diye sordum kulaklarıma inanamayarak.
"Evet" dedi bu kez gözleri uzaklara dalarak. "Hatta biliyor musun? İkiz kulelerin yıkılışı da bir sanat eseri gibiydi. Çılgınca gelebilir, ama ekranlarda o sahnenin korkunç büyüsüne kapılıp defalarca izledik, çekim ve itilim bir arada, evet, bence Usame bin Ladin dehşet bir reklam yazarı..."
Bence Frederic de dehşet bir reklam yazarıydı ve sordum: "Sence ümit var mı?"
"Biz sanatçılara büyük bir görev düşüyor" dedi. "İktidarla kitlelerin arasındaki kısırdöngüyü sadece sanat kırabilir. Bazen çok ümitsiz günler geçiriyorum. Kötümser oluyorum. Güneşin bugünkü gibi parlamadığı, böyle karşılıklı oturup konuşamadığımız günler. Ama ümit var. En azından ümit etmek için sebebimiz var. Devrim yapabiliriz." Sonra birden, durdu. "Provokatif bir cümle söyleyebilir miyim?" dedi.
'Tek şey kaldı, o da para'
"Hiç durma, söyle" dedim.
"Bence kıyamet çok yakın. Din yok,
inanç yok, dayanışma yok, sadece tek şey kaldı artık, o da para!"
"Ben de seni itirafçı sanıyordum Fred," dedim. "Meğer sen aslında vaizmişsin."
"Evet, bazen manastıra kapanmayı düşünüyorum" dedi.
"Ben de tam onu söyleyecektim" dedim.
Birden, gözlerini koca koca açarak yüzüme baktı: "Sence ben Hazreti İsa mıyım?"
"Olabilir," dedim gözlerimi onunkilerden ayırmadan. "Ama ya Hazreti İsa ben isem?"
Tek kaşını kaldırarak cevap verdi: "O zaman seni kırbaçlarım."
Bu noktada vermiş olduğum karşılığı sonradan kayıt cihazında fark ettim sayın okurlar.
Cümle kısa ve öz olmuş: "Kim?"
Frederic, bu arada, eski bir konuya geri dönmüştü: "Ben yeniliğin peşinde koşuyorum, sistemin içindeyim ama ondan nefret ediyorum, onunla aramda bir aşk-nefret ilişkisi var, binlerce insan açlıktan ölüyor, ama bazıları çok zengin, din kalmadı, teknoloji yeni din oldu, daha büyük, daha güçlü, daha gürültülü, sürekli daha fazlasını istiyoruz, uçak havalanmış gidiyor, pilotu yok, yolcular farkında değil, uçak daha da hızlanıyor."
"Dur!" diye haykırdım. "Yani uçak dursun. Durdurmanın yolu yok mu?"
"Belki. Evet, uçak dursun, herkes aşağı insin ve oturup beraber kahve içsinler."
"İçelim. Bugünlerde ne yapıyorsun?"
"Televizyon programım var."
"Gerçek bir yıldızsın sen."
"Öyleyim. Televizyon başka bir dünya.
İnanılmaz insanlar var. Bir adam tanıyorum, bütün gün oturup televizyonda yayımlanan program kasetlerinden kendisini seyrediyor. Tekrar tekrar."
"Aynı görüntüleri mi?"
"Aynı görüntüleri."
Bu noktada bir görevli odaya girip, Mösyö Beigbeder'ye sırada bekleyen televizyon çekimi, toplantı ve röportaj randevularını hatırlattı. Tam ona alışmaya başlamıştım.
"Roman yazmayı bırakmadın ya?" dedim.
"Hayır, yeni başladığım bir romanım var" dedi. "Konusu..."
"Yıldızlar âleminin içyüzünü ortaya döken bir roman mı?"
Yine kahkahalara boğuldu. "Evet. Ama ne anlatacağımı sadece ben biliyorum."
"Emin olma. Ama sen yine de kimse bilmiyormuş gibi anlat. Copacabana'daki evleri üçlersin."
Görevli, Frederic'i asansöre bindirip götürürken, kendi kendime düşünekaldım.
Bu uçağın pilotsuz uçtuğunu yolcular ne zaman anlayacak?
(Bu konuşmanın tamamı gerçek olup, kaset formatında kayıtlıdır.)
***
'Pop-edebiyat'ın yıldızları
Eski reklamcı, yeni aykırı yazar: Frederic Beigbeder ve Fidan Terzioğlu. Beigbeder romanlarına 'pop-art' akımına atıfta bulunarak 'pop-edebiyat' diyor. O zaman her onlara 'pop-edebiyatın Adem ve Havva'sı' diyebiliriz. Zaten ikiz gibiler. Biri Young&Rubicam ajansının Türkiye, diğeri de Fransa bürosunda beş yıl çalışmış.
Fidan Terzioğlu'nun ilk romanı, 'Hayat Roman' Stüdyo İmge Yayınları'ndan yeni çıktı. Frederic Beigbeder'in ise iki kitabı var. Doğan Kitapçılık'tan çıkan '4.900' ve 'Aşkın Ömrü Üç Yıldır'. Beigbeder'in kitapları, dünyada ve Türkiye'de hayli ilgi görüyor. Bu arada, '4.900' romanı pek yakında filme çekileceğini de hatırlatalım.