Seni ilelebet bizimsin sandık...

Seni ilelebet bizimsin sandık...
Seni ilelebet bizimsin sandık...
Halkın her kesimini kucaklayan bir dev ozandı Neşet Ertaş, gücü buradaydı. Devlet sanatçısı unvanını reddedişi de bundandı. "Ben halkın sanatçısıyım" diyordu. Ertaş, 74 yaşında veda etti. Şimdi herkes üzgün
Haber: MURAT MERİÇ - muratmeric@gmail.com / Arşivi

Günlerdir diken üstünde beklediğimiz haber dün sabah geldi: Neşet Ertaş öldü. Üç kelimelik bir cümle belki bu ama içinde dünyaları barındırıyor. Süslü ifadelere gerek yok, herkesi aynı şekilde etkileyecek bir durum bu. Acımız aynı, üzüntümüz bir. Hani şairin dediği “Tarifsiz kederler içindeyim” hali var ya, işte bu o. Sabahtan beri telefon susmadı, gözyaşları içinde birbirimize başsağlığı diledik onlarca arkadaşımla. Bu kadar bizdendi Neşet Ertaş, bu kadar içimizdeydi. Ailemizden biri gibiydi, hani o özlediğimiz dayımız, uzaktaki amcamız gibi…
Halkın her kesimini kucaklayan bir dev ozandı Neşet Ertaş, gücü buradaydı. Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlığı zamanında bol keseden dağıttığı ‘Devlet Sanatçısı’ unvanını bu yüzden reddetmiş, “ben halkın sanatçısıyım” demişti. Ölümünün ardından doktoru “devlet sanatçısı büyük ozanı kaybettik” dediğinde oğlu araya girmek durumunda kaldı: “Devletin değil, halkın sanatçısıdır babam.”

Neşet Ertaş’la ilk söyleşi…

1996’da Ankara ’da Metin Solmaz’la Müzük dergisini çıkartıyorduk. Küçücük ‘büro’muzda Neşet Ertaş türküleri eksik olmazdı, Ankara’nın ücra kasetçilerinden bulduğumuz kasetleri hep dönerdi. Derginin çizgisini ‘Zapatistalar’dan Neşet Ertaş’a’ diye tarif ederdik, o kadar severdik. Daha hazırlık aşamasında aklımıza düştü, Neşet Ertaş’ı bulalım ve söyleşi yapalım istedik. Ulaşmaya çalıştık, başaramadık. Akla gelen her yolu denedik: Almanya’daki tanıdıklarımıza haber saldık, plak şirketlerini aradık, telefon rehberlerini karıştırdık, Kırşehir Belediyesi’ni ve ozan derneklerini aradık… Ulaşamadık. Bir gün, tam ümidimizi kesmişken, evlerde özel ders veren bir arkadaşımız geldi ve “Benim gittiğim bir evde sürekli Neşet Ertaş türküleri dinleniyor, sorayım mı bir?” dedi. Sordu: Neşet Ertaş akrabalarıymış, her gün telefonla görüşüyorlarmış! O kadar yakınımızdaydı…
Söyleşiyi yaptık, 1 buçuk saat telefonla konuştuk kendisiyle. Fakslar geldi gitti, düzeltmeler yapıldı ve Ertaş kendi el yazısıyla nihai halini gönderdi, dergide yayımladık. “Çok heyecanlıyım Metin oğlum, bu benim yayımlanmış ilk söyleşim olacak” dedi bir konuşmamızda, ne yaptığımızı o anda anladık. O kadar saklıyordu kendini…

Zeki Müren’den Replikas’a

Herkes Neşet Ertaş türküleri dinliyordu o dönemde. ‘Zülüf’, Yıldız Tilbe yorumuyla yeniden gündeme gelmişti, her yerde çalıyordu. ‘Kendim Ettim Kendim Buldum’dan ‘Tatlı Dillim’e onlarca türküsü herkesin hafızasındaydı. Bunları kimin yaptığını sorduğumuzda aldığımız yanıt belliydi: “Anonimdir, yapanı bilinmez”. O kadar halka mal olmuştu…
Telefon trafiğimiz sırasında, Müzük’ü çıkartmak için zaptettiğimiz Radyo Arkadaş odasında deli gibi çalışırken bir gün telefonu radyonun sekreteri açtı, “Metin Bey, Almanya’dan Neşet diye bir arkadaşınız arıyor” diye seslendi. Sürekli Neşet Ertaş dinlerdi, “O Neşet dediğin kim, biliyor musun” dedik, düşüp bayıldı! O kadar seviliyordu…
Bıraktığı miras büyük. Türkülerinin sadece adını saymaya kalksak sayfaları doldururuz. Selda Bağcan’dan Erkin Koray’a, Zeki Müren ve Neşe Karaböcek’ten Replikas’a, Kardeş Türküler’den Nesrin Sipahi’ye geniş bir yelpazede söylendi türküleri. Yaygınlığı da bununla bağlantılı olarak büyüdü. 2000 yılına kadar Almanya’daydı Neşet Ertaş. O yıl, Açıkhava’yı dolduran binlerce insan karşısında çaldı, söyledi türkülerini. Kalan Müzik, külliyatını yeniden yayımlamaya başlamıştı, görülür ve konuşulur olmuştu. Sonra Türkiye ’ye yerleşti, sessizliği seçti. Arada büyük konserler verdi, televizyon programlarına katıldı ama hiçbir zaman göz önünde olmadı. Sazını dost meclislerinde çalıp söylemeyi tercih etti. O kadar mütevazıydı…
Babası Muharrem Ertaş’ın dizinin dibinde dağ bayır onun türkülerini söyleyerek düştü Neşet Ertaş bu yola. İlerleyen zamanda kendi sözünü de söyledi. Çalmayı bilmediğini her fırsatta dile getirdiği sazını geliştirdi, en büyük yoldaşı yaptı. Babası Muharrem Ertaş ustasıydı. Vasiyeti, onun ayaklarının dibine gömülmekti. Yıllar sonra, iki ‘usta’nın buluşması bu aslında. Karşılıklı çalıp söyleyeceklerini biz duyamayacağız sadece.
Söylenecek fazla bir şey yok aslında, diller lâl. Türküleri hep ışığımız olacak, yüreğimizi titretecek, bize yol gösterecek. Bitirirken, herkesin ağız birliği etmişçesine kurduğu cümleyi düzeltelim… “Halk müziği bir ustasını daha kaybetti” deniyor; itiraz ediyoruz: Halk müziği, son ustasını kaybetti. Onun ölümüyle halk ozanlığı tarihe gömüldü. Ertaş, işte bu kadar önemliydi.

Babasıyla düştü yola

Neşet Ertaş’ın hayatını merak eden, hakkında yazılmış üç mühim kitabı bulur, alır ve okur: Bayram Bilge Tokel’in ‘Neşet Ertaş Kitabı’ (Akçağ, 1999), Öner Özcan’ın ‘Neşet Ertaş’ (Simurg, 2001) adlı çalışması ve Haşim Akman’ın nehir söyleşisi ‘Gönül Dağında Bir Garip’ (İş Bankası, 2006).
Yine de temel bilgileri verelim: Anne tarafından Kırıkkaleli, baba tarafından Kırşehirli. Muharrem Ertaş, Kırşehir’in Yağmurlu Köyü’nde hayata başlıyor, Neşet Kırtıllar’da. 1938 doğumlu. Küçük yaşta babasıyla düğün düğün dolaşarak saz çalmaya başlıyor; bir abdallık geleneği bu. Büyüdükçe yerleşik düzene geçiyor, Kırşehir, Ankara derken kendini İstanbul’da buluyor. ‘Anam Ağlar Başucumda Oturur’, beyanına göre yazdığı ilk türkü. Şençalar Plak, Beyoğlu Gazinosu, Beyaz Park, İstanbul’daki ilk durakları.
İlk plağını (‘Neden Garip Garip Ötersin Bülbül’) çıkarttığı tarih 1957 ancak bu pek işe yaramıyor ve iki yıl sonra Ankara’ya dönüyor. TRT yılları böyle başlıyor. Fakat standartlara uymuyor ve yönetim ‘bağırmadan’ türkü söylemesini rica edince kırgın ayrılıyor. Bu arada İstanbul’daki plakçılar tarafından keşfediliyor. 60’larda plakları konuşuluyor, 70’lerde kendisi. Ankara pavyonlarında çalıp söylerken türküleri onlarca isim tarafından okunuyor, dillere düşüyor. Sonrası Almanya macerası ama ondan önce kendisine 1996’da sorduğumuz “kaç türkünüz var” sorusunun cevabını alalım: “Kaç tane olursa olsun önemli değil. Babam olsun ben olayım insanların gönlüne hizmet için türkülerimizi söyledik. Halkımız kaç tanesini kabul ettiyse biz o kadar diyoruz.”
Neşet Ertaş’ın Almanya’ya gitme nedeni, parmaklarında alkol nedeniyle oluşan bir rahatsızlık. 70’lerin sonunda yani en meşhur yıllarında gidiyor, tedavisi sürerken bir yandan eski geleneğe dönüyor ve düğünlerde çalarak ‘yevmiye’sini çıkartıyor. 1980’de Muharrem Ertaş’ın ölümü onu derin yasa boğuyor, “Babamın emaneti” dediği sazına daha bir sarılıyor. Sonrası bilinen dönemler: Sazıyla, sözüyle hayatımıza girdiği, türkülerini söylediği, kasetleriyle kalbimizi ya da kendi deyişiyle ‘goynümüzü’ fethettiği yıllar...

Cenaze bugün Kırşehir’de

Neşet Ertaş’ın cenazesi bu sabah uçakla Ankara’ya oradan da mleketi Kırşehir’e götürülecek. Ertaş’ın cenazesi, bugün ikindi vakti Ahi Evran-ı Veli Camii’nde kılınacak cenaze namazının ardından Bağbaşı Mezarlığı’na, babası Muharrem Ertaş’ın yanına gömülecek. Törene Başbakan Erdoğan ve ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu da katılacak. Öte yandan Ertaş’ın hayatını kaybettiği hastane önünde dün küçük bir tartışma yaşandı. Sanatçının cemevinden mi yoksa camiden mi uğurlanacağına ilişkin tartışma çevredekilerin araya girmesiyle yatıştırıldı.


Son abdaldı

Hasan Saltık: 2000 yılında Almanya’dan küskün olduğu Türkiye’ye getirmiştim onu. Albümlerini seri halde çıkardık, Açıkhava’da konserler düzenledik. Benim sadece sanatçım değil çok yakın bir dostumdu. Bana “kara suratlı gardaşım” derdi. Günümüzün Karacaoğlan’ı, Pir Sultan’ı, Dadaloğlu’suydu; o değerdeydi, son abdaldı. Yeri doldurulabilecek gibi değildir. Onun ölümü aynı zamanda bu tarz geleneğin de bittiği anlamına geliyor.

Ruhu bedeninden büyüktü

Şevval Sam: Eksile eksile gidiyoruz. Her giden ustanın ardından, kendimize ağlıyoruz aslında. Bir daha bu kadar yürekten, bu kadar gerçek bu kadar toprak kokan bir ozan gelmeyeceğini bildiğimizden mi acaba? Kim bizim kalbimizin mührünü açacak şimdi, bozkırların yalansızlığını kim bize aktaracak? Ruhu bedeninden büyük Neşet Baba... Türkülerin bize emanet.. Sen ışıklarla uyu...

Çok defa aynı sahneyi paylaştık

Edip Akbayram: İzmir’de iki gün önce kendisine ziyarete gitmiştim. Yoğun bakımdaydı. Konuşamadık. Ama Neşet Ertaş’ı son defa görme imkânını bulduk. Çeşitli yıllarda çok defa aynı sahneyi paylaştık. Kendisi çok büyük bir değer. Türküleri ve ürettikleriyle yeri doldurulamayacak bir ozan. Önünde saygıyla eğiliyorum. Hepimizin başı sağ olsun. En yakınlarına, Neşet Ertaş sevenlerine sabırlar diliyorum.

Bir ekolün temsilcisiydi

Nejat Yavaşoğullar: Türkiye’nin en önemli, halk müzik adamlarından birisiydi. Bir ekolün temsilcisiydi. Ülkemiz bu yüzden yaşayan bir efsaneyi kaybetmiş oldu ama bu topraklardan muhakkak, yeni Neşat Ertaşlar da çıkacaktır.


Bir yalnızlık sahnesi

Taylan kardeşlerin yönettiği ‘Vavien’ filminin akıllara kazınan sahnelerinden biri, Settar Tanrıöğen ile Neşet Ertaş’ın sazlı atışmasıydı. O sahnenin kahramanı Settar Tanrıöğen, Neşet Ertaş ile düetini anlattı: “Ne bileyim ben her acı üzücü. Neşet Ertaş artık yerleşti bize. O bizim artık. ‘Vavien’deki o düet sahnesi en başından beri tasarlanmıştı. Senaryo yazarı Engin Günaydın, benim Neşet Ertaş’a olan hayranlığımı bildiği için böyle bir sahne gelmiş gözünün önüne. Bir adamın yalnızlığının sahnesi. Yazdı senaryoyu parçayı seçtik ve bir kerede de çektik.”