'Sesi muhteşem, Sertab Erener'le düet yapmayı düşündüm'

'Sesi muhteşem, Sertab Erener'le düet yapmayı düşündüm'
'Sesi muhteşem, Sertab Erener'le düet yapmayı düşündüm'

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Bu akşam Ankara MEB Şûra Salonu'nda sahneye çıkacak kederli şarkıların büyülü sesi Buika, "Evimizde her zaman çeşit çeşit yemek, sıcak su, pencerelerde cam yoktu fakat müzik hep vardı" diyor.
Haber: ESRA HAS - esra.has@radikal.com.tr / Arşivi

Tam iki buçuk yıl İspanya’da peşine düşüp hiçbir konserine denk gelemediğim Concha Buika’yı, gökte ararken İstanbul’da buldum. Afrika kökenli bir İspanyol olmanın verdiği bir sıcaklık sanırım; görür görmez sarıldı; biraz da Türkiye havası almış besbelli. Flamenkoyu cazla buluşturup muhteşem bir füzyon yaratan Buika’nın konuşma tonu da şarkılarındaki kadar buğulu… Bu akşam Ankara Müzik Festivali kapsamında MEB Şûra Salonu’nda sahneye çıkacak Buika’yla dünkü İş Sanat konseri öncesinde konuştuk.
Çocukluğundan başladı söze Buika... 1970’lerin başında Ekvator Ginesi’nden siyasi nedenlerle kaçıp İspanya’ya gelmiş fakir bir göçmen ailesinin yedi çocuğundan biriymiş. Mallorca’da doğup büyümüş; babası o küçükken aileyi bir başına bırakıp ülkesine geri dönmüş. Mallorca sokaklarında çingenelerin içinde büyüyen ve evinden müzik hiç eksik olmayan Buika’nın başarısı, çocukluğunda saklı aslında. Gelin gerisini de kendisinden dinleyelim…

İspanya’da bir göçmen kızı olarak yaşamak ve tam da diktatörlükten demokrasiye geçiş döneminde büyümek nasıldı?
Aslında tuhaf bir çocukluk yaşadım. Birinci tuhaflık, göçmen olmaktı. İkincisi ise doğduğum yerde kendimi göçmen gibi hissetmek. Ben İspanya’da doğdum; başka memleket bilmedim. Fakat bana hep sanki oralı değilmişim gibi davrandılar. Bu, oldukça tuhaf bir histi. Çünkü ben zaten İspanyolum. Ama elbette, özellikle yabancı düşmanlığının da yaygın olduğu o dönemde İspanyolların çoğuna göre bir yabancıydım. Oysa ben ne Afrika’yı ne de Ekvator Ginesi’ni tanıdım; hep İspanya’daydım.

Yeteneğini nasıl keşfettin? Ailende müzikle ilgilenenler var mıydı?
Biz Afrikalıyız. Afrikalılar daima müziğin içinde yaşar. Öte yandan İspanya da müzikle iç içe bir ülke. Tıpkı Türkiye gibi... Müzik, eğlenceden öte; hissetmenin, yaşamanın bir parçası. Ben müzikle büyüdüm. Evimde belki her zaman çeşit çeşit yemek yoktu, sıcak su yoktu, pencelerde cam yoktu, fakat müzik hep vardı.

Peki kendini nasıl sahnede buldun?
Ben bir göçmen kızıyım ve siyahım. Büyüyüp genç kız olduğumda başka seçeneğim yoktu. Çok küçük bir azınlık grubuna mensuptum. Çevremde de pek fazla siyah yoktu. İnsanlar beni dinlemiyordu; buna alışık değildiler. İlk sahneye çıktığımda ise çok gerildim, önümde duran bir yığın insandan ötürü. Ama sonra beni tuttular.

Kolundaki dövme ilgimi çekti. Nedir bu dövmenin anlamı?
Onlar, benim tanrıçalarımın isimleri. İçimde yaşayan tanrıçalar. Büyük saygı duyduğum, hayranı olduğum, bana yoluma devam etmem için güç veren ve haklarında en iyisini istediğim kadınlar. Onlar, benim anneannem, babaannem, annem, teyzem, kız kardeşlerim, yeğenlerim ve kuzenlerim. Sadece kadınlar. Zaten erkeklerin bu dünyada yardıma falan ihtiyacı yok.

Ekvator Gineli küçük bir kızdan dünyaca ünlü bir sanatçıya uzanan yaşam öykünü bir cümlede nasıl özetlersin?
Dünya çok çılgın. Tanrı’ya şükür!

Son olarak seni Pedro Almodovar’ın ‘İçinde Yaşadığım Deri’ filminde gördük. Peki Antonio Banderas’la çalışmak nasıldı?
Şaşıracaksın ama Antonio Banderas, tanıyabileceğin en alçakgönüllü, en canayakın insan. Beni çok iyi karşıladı. Tamam, hepimiz canayakınız, fakat bazı sanatçılar, kendilerini koruma altında hissetmek için insanlardan uzak duruyor. Bilirsin, büyük yıldızlar... Evet, yıldızlar parlar, ama ısıtmaz. Fakat biz insanız ve sıcaklığa ihtiyacımız var. Antonio da etrafına sıcaklık dağıtıyor. Sette önce biraz gergindim, çünkü sinema alışık olmadığım bir ortam; her yerde başımı döndüren kablolar, kameralar, insanlar... Ve bir anda o kadar gerildim ki, Antonio elimden tutup “Dans et” dedi. Orkestra çalmaya başladı ve biz sahnede dans etmeye başladık. Ben o kadar aptallaşmıştım ki beni tamamen sakinleştirdi. Onda gerçek bir sihir var.

Şarkılarında melankolik bir hava var; bir aşk acısı, keder ve yalnızlık duygusu… Bu senin karakterinde mi var?
Yalnızlık, özgürlüklerin en büyüğü ve ben buna bayılıyorum. Bence yalnızlık, özellikle bir kadının kendini baştan yarattığı, sağlamlaştırdığı ve diğerlerinden farklı kıldığı bir yer. Aşk, karşındaki insana doğru ve kendine aksi yönde gitmek; yalnızlık ise kendi içine yönelmek. Ben de bu duygunun bilinciyle söylüyorum şarkılarımı.

Gelecekte flamenkonun daha canlı ritmlerine ya da farklı füzyonlara yönelmeyi düşünüyor musun? Yoksa copla’lara (kadın odaklı İspanyol aşk şarkıları) devam mı?
Flamenko ve elektronik müziğin füzyonuna doğru yöneleceğim. Esasen flamenko, copla ya da başka bir şey, ne söylediğimi bilmiyorum. Gözlerimi kapıyorum ve sadece söylüyorum. Çünkü flamenko, aslında küçük bir dünya. Copla da diğer bir küçük dünya. Blues ise bir başkası. Bense çok büyüğüm. Bütün bunları bir araya getirip her yerde var oluyorum. Zaten kendimizi küçük parçaların arasına hapsetmek için yeterince büyüğüz.

Dünya değişiyor ve tabii flamenko da… Artık iki tarz flamenko var: Geleneksel flamenko ve flamenkoyla harmanlanan füzyonlar. Bazı İspanyollar, füzyonun gelenekseli öldürdüğü görüşünde. Bu konuda ne düşünüyorsun?
Ben pürizmin (arıtıcılık) var olduğuna inanmıyorum. Böyle düşünenlerin unuttuğu bir şey var: Flamenko da bir zamanlar geleneksel değildi. Ve kendi dönemi içinde modern bir müzikti. Bence kendimizi kalıpların dışına çıkarıp özgür bırakmalıyız. Geleneksel olan zaten bir köşede duruyor; biraz da önümüze bakalım. Örneğin, İstanbul bu konuda çok akıllı bir şehir. Gelenekseli, modernizm ve fütürizmle harmanlamayı iyi biliyor. Bu, bana bir hayat dersi veriyor. Ben bugünümü geçmişimle birlikte var etmeliyim; aksi takdirde bir geleceğim olmaz. İstanbul’da öğrendim bunu.

Bu, İstanbul’a üçüncü gelişin. İstanbul’u anlatan bir şarkı yazsan, bu şehri nasıl tasvir ederdin?
Yoluna devam etmekten yılmayan, korkmayan bir şehir. Güçlü, kararlı ve kalbi rüzgâra daima açık. Çünkü buraya her geldiğimde yeni bir şey görüyorum. Bu şehir, hiç durmaksızın değişmeyi sürdürüyor ve buna rağmen hâlâ aynı kalmayı becerebiliyor.

‘Fahir Atakoğlu benim için büyük bir ışık’

Türkiye’den tanıdığın ve sevdiğin sanatçılar var mı?
İstanbul’da müziği iyi bilen ve hatta bana da öğreten bir arkadaşım var: Fahir Atakoğlu. O, benim için büyük bir ışık. Bazen Türk müziklerini tanıtıyor bana. Bir keresinde beraber çalışıp albüm yaptığı bir sanatçının kaydını göndermişti. Sesi muhteşemdi. Ben de onunla bir düet yapar mıyız diye düşünüyorum açıkçası. Sertab Erener’di ismi. Türklerin melodi tarzı, bizim için oldukça yeni. Ama şunu anlamıyorum; neden Türk sanatçılar sınırları geçmiyor? Avrupa’da veya ABD’de, yeni tınılara ihtiyaç var. Ve sizin melodileriniz bizim için yeni. Size normal gelebilir, çünkü alışmışsınız, fakat bu güzellikten bize de verin biraz. Türk sanatçılardan rica ediyorum; lütfen İspanya’ya, ABD’ye, İngiltere’ye, vs. gelsinler ve biraz da bize eşlik etsinler.

Türkiye’deki hayran kitlen giderek genişliyor; konser biletlerin yok satıyor. Türkler seni sevdi sanırım, ne dersin?
Burada çok değerli bir kabilem var. Onlar adeta benim kabilem; onlara böyle diyorum. Bir fan kulübüm bile var; internet üzerinden Türk hayranlarımla sohbet ediyoruz. Türklerin ilgisi bambaşka. Her geldiğimde beni evimde hissettirmeyi başarıyorlar.