Sessiz sedasız Akad

Sessiz sedasız Akad
Sessiz sedasız Akad
Haber: FATİH ÖZGÜVEN / Arşivi

Beş altı yıl önce Lütfi Akad’la bir söyleşi yapmıştım. ‘Vesikalı Yarim’in senaryosu yayımlanıyordu ve başına konulacaktı bu söyleşi. Benim için sanat tarihinin süregelen sırlarından biri bir zamanlar Osmanlı Bankası’nda memurluk yapmış Akad’ın ‘Vesikalı Yarim’ gibi bir filmi nasıl çektiği idi. Utanmalıydım, ama gene de tam emin olmam gereken birşey vardı. “Vesikalı Yarim’deki gibi bir şey midir gerçek aşk?” diye sormuştum ona. Bir süre düşündü. “Tutku diye de bir şey var” dedi. “Ayırmak lazım ikisini. ‘Vesikalı Yarim’deki aşktır. Ama tutku değildir.” ‘Tutkuda başka bir şey mi olur?’ “Tabii başka bir şey olur. Tutkuda tahrip edicilik var. Aşk bizi sosyal mecburiyetlerimize doğru çeker.” 

‘Vesikalı Yarim’in sonunu hatırlamamak mümkün değil. Türkân Şoray, o büyük aşktan sonra uzaktan Halil’e, tezgâhına, babaya, o sırada gelen çocuklara bakar. Zaten uzak olan görüntü bir kat daha uzaklaşır, sonra bir kat daha, bir kat daha. Bu son sahneyi o zaman anladım. Aşkın yaşanamadığı bir toplumdan değil, aşkın sosyal mecburiyetlerle iç içe yaşandığı bir toplumdaki kaderinden bahsediyordu Akad. Tutkunun soyut fırtınalarından çok, aşk da dahil olmak üzere bu topluma özgü, vazgeçişlerle, boyuneğmelerle, eksilmelerle yaşanan bir şeyin resmini aktarmaktı derdi. 

Gene de bu onun filmlerinde alınan kararların her zaman bir vazgeçişle özdeş olduğu anlamına gelmez. ‘Gelin’in sonunda işçi olmaya karar veren karısını vurması istenen oğul, vurmak yerine kendi de işçi olmaya karar verir. Buradaki karar, ‘Vesikalı Yarim’de Sabiha’nın kararı gibi bir yenilgi değil, tam tersidir ama gene sessizdir. Akad bilir ki her görünürde vazgeçiş ya da bir şeyi arkasında bırakıp yeni bir şeye geçiş görecelidir. Kahramana göre zafer olan geldiği toplumsal çevre için yenilgidir ya da aşkta yenilgi kişinin kendisiyle ilgili bilgisi açısından bir zaferdir. Olaylar ‘burada’ geçmektedir, bizim buralarda. ‘Sessiz sedasız’, Akad’ın mizacına da daha uygun olanı budur. 

Plan genel plandır. ‘Yakın plan pek sevmem’ gibi bir şey der Akad anılarında. ‘Kahramanlarımın mahremiyetine girmek istemem.’ O, kahramanlarının mahremiyetine, sahnenin bütününde, sinemayla anlatılabilecek olanın çerçevesi içinde girmek ister. Çünkü mahremiyet, ruhtaki fırtınalar, sosyal mecburiyetlerin çerçevesinden çok da uzak değildir. Onu hiçbir zaman tam benimsemediği ‘toplumcu’ ya da ‘ulusalcı’ sıfatları arasında, sağlam bir yerde koyan, tam bu iki sıfat arasında duran bir ‘memleket hikâyeleri’ yazarı olmasıdır. 

O yüzden Akad, Ömer Seyfettin’in ‘Ferman’ını filme çektiğinde kendi ölüm fermanını kendi eliyle cellada götüren yeniçerinin devlete bağlılığı üzerine bir film görmeyiz. O, ferman’ın (ya da muhtemel bır isyan’ın) yanında değil, yeniçerinin yağmur altında yaptığı at yolculuğunda, kuşkusunda, kendiyle muhasebesinde, insani sürecin oralarında bir yerdedir. Akad bizi bize anlatır, ‘biz bize benzeriz’ demeden. Yaptığımız söyleşinin bir yerinde, dalmış Yedikule’ye, Samatya’ya dair şöyle demişti: “Siz bilmem yetiştiniz mi, Topkapı’ya dair uzanan bostanlar vardı orada. Oralarda çok savaşlar oldu. Surların dibinde. O topraklar çok bereketlidir. Müthiş çok insan var orda yatan.” O gün bugündür oralara Akad’ın bana açtığı bu geniş resimden bakmaktan başkası gelmez elimden. Kendisi yattığı toprakta mutlu ve mesut uyur umarım.