@ErkanAktug

Sevdiğim işi yapıyorum: Yazı, yazı, yazı...

Sevdiğim işi yapıyorum: Yazı, yazı, yazı...
Sevdiğim işi yapıyorum: Yazı, yazı, yazı...

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Radikal yazarı Sevin Okyay, bu akşam 31. İstanbul Film Festivali'nin açılış töreninde onur ödülü alacak. Fırsat bilip çocukluğundan girdik, voleybolculuk, sinema yazarlığı, çevirmenlik sularında dolaştık ve kedilerden çıktık
Haber: ERKAN AKTUĞ - erkan.aktug@radikal.com.tr / Arşivi

Radikal’de stajyer olarak mesaiye başladığım ilk gün, 2 Eylül 1996 Pazartesi... Henüz gazete yayımlanmıyor, hazırlıklar sürüyor. Kültür sanat servisine adımımı attığımda yan tarafta konuşlanan Radikal İki ve Cumartesi ekibinde tanıdık bir sima, uzun Kızılderili saçlarıyla Sevin Okyay... Tanışıklığımız öğrenciyken çalıştığım Ankara Film Festivali’nden... O zamanlar Nokta dergisinde yazıyor, biz de İstanbul’dan gelen bu şöhretli sinema yazarının etrafında fır dönüyoruz... Ama aradan iki yıl geçmiş, beni hatırlamaz ki! Hatırlıyor. “Ooo... Sen ne arıyorsun burada?” diyor ve sarılıp kucaklıyor...
‘Sevin Ablamızla teşviki mesaimiz o tarihte başladı, şimdilerde ‘uzaktan’ da olsa sürüyor. Yazı istemek için her aradığımda, “Söyle, yine kim öldü!” diye telefonu açar. Spordan edebiyata, sinemadan caza ilgi yelpazesi çok geniştir. Hızlı yazar, iyi yazar... Sıkı çevirmendir, bkz. ‘Harry Potter’ serisi... Otelde yaşamayı sever, kedileri de... Onun kadar sıcak insan az bulunur. Sevin Ablamız bu akşam İstanbul Film Festivali’nden onur ödülü alıyor... 

Nasıl bir çocukluk hatırlıyorsun? Aile ortamı, mahalleniz filan...
Biraz yalnız ama güzel. Babam sık seyahate çıkardı. 10 yaşına kadar tek çocuktum. Kardeşim Sinan sonra doğdu. Beşiktaş’ta oturuyorduk, annemle ben. Çocuklar sokakta oynardı, evlerin yakınında bakkal yoktu. Bir ekmek, bir maydanoz almaya cehennemin dibine giderdik. Sinemaya da giderdik yaz-kış. Bazen Beşiktaş’ta, bazen Kartal Maltepe’de, çocukluğumun yazları da oradaki evde geçmiştir. Dokuz taş ve istop severdim, ipe tersten girmeyi öğrenene kadar canım çıkmıştı. Ağaçla toprakla, denizle, börtü böcekle iç içe, arsaların, sokakların kralı olduğumuz bir çocukluk. Pek çok şeyden şikâyetçiydim ama geriye dönüp bakıyorum da rüya gibi bir çocuklukmuş. 

Kimlerden etkilendiniz?
Babamı çok severdim ama çocukluğumda üzerimde kalıcı etki bırakan kişi, annemdir. Okuma sevgimi ona borçluyum. Bizi büyük filmlerine de götürürdü. Tiyatroya (Tepebaşı Dram, Yeni Komedi, özel tiyatrolar), baleye de giderdik. Klasik batı müziği, Türk müziği ve türkü konserlerine de. Başta futbol, 20 yaşına kadar gittiğim spor müsabakalarının çoğuna onunla gitmişimdir. Hatta Dolmabahçe Stadı’ndaki Avrupa Basketbol Şampiyonası’na kombine bilet almıştı da müthiş basketçiler tanımıştık. Ne yazık ki bütün iyi huylarını, titizliğini, asaletini aldığımı söyleyemem. Birden fazla ilgi alanım olmasının ‘müsebbibi’ odur! 

Amerikan Kız Koleji yılları nasıldı?
Okul mekân olarak çok güzeldi, üniforma giymek zorunda değildik. Zengin çocukları gruplarının dışında, kendi halinde bir grubumuz vardı: Senar, Leyla, Zeynep. Bir de, yatılı yıllarımdan Beyhan ile Sirel. Koleji kazanamasam Beşiktaş Kız Lisesi’ne gidecektim. Orta birdeki Türkçe hocamız Halis Bey, bana aruzu öğretti. Koca sınıfta iki kişiye öğretebildiğini söylerdi. Hazırlıkta öğretmenimiz Miss Avis Gray’i çok severdim. Lisede de bana Michigan Üniversitesi’nden psikoloji bursu (dört yıllık, ama gözüm kesmedi, gitmedim) kazandıran psikoloji hocamız Dr. Haines’i. Harikulade bir öğretmendi. Bir de her türlü sporu yapabildiğin bir okuldu: basketbol, voleybol, badmington, tenis, çim hokeyi... Cimnastik hocamız Siret Uncu Aybar’ı da unutamam. 

Gazetecilik işine nasıl bulaştın?
Selahattin Hilav, Politika gazetesinde çalışıyordu, onu ziyarete gittim. Ortam çok hoşuma gitti, zırt pırt gitmeye başladım. Aynı odada Hilav, Şevki Adalı, Cahit Düzel, Mustafa Gürsel vardı. Mustafa’ya yalvara yalvara kendimi sanat servisine aldırdım. Yıl 1975, yani öyle pek bahar pilici sayılacak yaşta değildim. İlk çevirimi ise 1960’ların başında Arkın’a yaptım: İnsan Vücudu. Çok zordu, editörüm de Rekin Teksoy’du. 

Sinema yazarlığı maceran nasıl başladı?
1984 Film Festivali’nde, Milliyet’ten atılmadan daha çok film izleyebilmek için Ömer Madra’dan bir yazı yazmasını rica ettim, ‘Ve Gemi Gidiyor’u. O yazacaktı, benim imzamı koyacaktık. Akşam olur dedi, sabah vazgeçti. Enis (Batur) de zorla bana yazdırdı. Kimse yüzüme tükürmeyince, ertesi gün de ‘Marico Ricci’nin Ölümü’nü yazmak istiyorum diye ortalarda dolaşmaya başladım. 

Festivalin onur ödülü açıklamasında ‘Türkiye’nin ilk kadın sinema eleştirmeni’ deniyor. Öyle mi gerçekten? ‘Kadın eleştirmen’ nitelendirmesini doğru buluyor musun?
Öyle, hayli de beklemiştim bu şerefe erişmek için. Ama ilk kadın eleştirmen olduğumu düşünmedim, SİYAD’a girdim diye sevindim. Şimdi SİYAD’da bunca çok hemcinsim olmasına seviniyorum. ‘Kadın eleştirmen’e gelince, eh, ‘kadın yönetmen’ gibi... Birini kullanıyorsan, ötekini de kullanırsın. 

Peki caz yazarlığı nasıl başladı? Caz merakın nereden geliyor?
Onun nasıl başladığını ben de pek anlamadım. Nokta’nın ‘Ne Nerede?’ ekindeyken olsa gerek. Orada her şeyi yazardık, çok konsere gidiyordum. Hayli de dinlemişliğim vardı. Açık Radyo ile deli gibi CD almaya başladım. İstanbul Caz Festivali ile Akbank, işi noktaladı. 

Bir süre otellerde yaşadın. Neden seviyordun otelleri? En çok hangi otelde kaldın?
İki yıl kadar. Tek bir otelde kaldım: Taksim’deki Otel Europa. Bir arkadaşım müdireliğini yapıyordu, ev gibiydi. Hiçbir derdin olmuyordu. Yemek istiyorsan, kendin yapardın ama kahvaltısı vardı. Dördüncü katta sokağa bakan bir odada kalıyordum. Elektrik ve sair faturalardan kurtulmak ve yatak toplamamak en iyi yanlarıdır! 

Nokta’nın ‘Ne Nerede?’ ekini çıkarttın Tuğrul Eryılmaz’la birlikte... Dönemin etkili sanat yayınlarından biriydi. Nasıl hatırlıyorsun o günleri?
Paldır küldür bir curcuna olarak... Ne yapsak Tuğrul’a beğendiremezdik. Belki arkamızdan beğendiğini söylüyordu, bilmiyorum. Masalarımız da odasının hemen dibindeydi, anında fırçayı yerdik. Kutlukhan, Erdir Zat, Mehmet Açar, ben çekirdek gruptuk. Kutlukhan’ın başını da o zaman yakmışızdır. Çocuk gazeteciliğe, sinema yazarlığına başladı. Yaptığım işler içinde en çok iftihar ettiklerimden biridir. O küçük dergiler benim için çok önemliydi. 

Yine Tuğrul Eryılmaz’la Radikal macerası...
Açık Radyo’da çalışıyordum, Tuğrul aradı, ikna etti. Güldal (Kızıldemir) da vardı, Tuğrul’u idare eden eleman olarak. Mehmet Yılmaz’la konuştum, onunla daha önce de Hürriyet’te birlikteydik. Çalışmaya başladım. Radikal Cumartesi de (o zamanki film eki hali) iftihar kaynaklarımdan biridir. Elif’le (Kutlu) çalışıyorduk, orada editörümdü, şimdi NTV’de direktörüm. 

Tuğrul Eryılmaz senin için “Hayatımda onun kadar dağınık ama onun kadar disiplinlisini görmedim” diyor. Ne dersin? Yanlış hatırlamıyorsam bir dönem kimlik kartın da yoktu.
Tuğrul kendine baksın! İşimi efendi gibi yaparım, evet, böyle bir disiplinden söz edilebilir. Ama onun dışında düzen ve disiplinden sıfır alırım. Sekiz yıl kimlik kartsız dolaştım, Radikal’den tehdit ettiler, giriş kartını iptal ederiz diye de öyle çıkarttım! 

Film Festivali’nden onur ödülü almak nasıl bir duygu? Röportajlar, fotoğraf ve TV çekimleri... “Şöhretli olanlar ne yapıyor acaba” diyordun telefonda...
Harikulade bir duygu ama Allah şöhret sahibi şahıslara sabır versin. Bu geçici ve sahte şöhret bile benim canıma yetti. 

Bir de yıllardır çevirmenlik yapıyorsun. “Harry Potter sayesinde hayatta bir evim oldu” diyordun...
Aynen öyle oldu. Üstelik hiç böyle bir baskı parası olayı beklemiyordum. Küçük, çok ucuz bir evdir. Onun bile parasını peşin veremedim ama iki yıl debelendikten sonra hepsi halloldu. Süperdi. Kutlukhan ile Elif, bir de ‘babam’ Mehmet Atak dürtüklemese, hayatta alamazdım. 

CNBC-e Dergi, Radikal, radyo programcılığı, çevirmenlik... Hepsine nasıl yetişiyorsun?
Sevdiğim işi yapıyorum, hayatımda başka bir şey de yok. Yani filmler, konserler, televizyondan bilumum maçlar ( Dünya Salon Atletizm Şampiyonası’na gittim ama) ve yazı, yazı, yazı. Eh, çeviri de tabii. 

Bir de kedilerin... Kaç tane?
Dört. Bahçede de biraz daha fazlası var.



Tansu yedekti ama çok iyi servis atardı!
Bir de profesyonel voleybol ve basketbol maceranız var. Sizin oynadığınız takımda Tansu Çiller yedekmiş. Neden bıraktınız?
Hiç profesyonel olmadık, yani hiç para almadık. Voleybolu İÜSK’da, İstanbul Üniversitesi’nin spor kulübünde oynadım. Sonra, bileğim çok yumuşak olduğu için Erdoğan Karabelen beni basket takımına aldı. Müthiş yıllardı. Tansu, okulda, sınıf takımında yedekti. Ama çok iyi servis atardı. Okulda da basket ve voleybol takımlarında oynardım. Basket takımımız İstanbul ikincisi bile olmuştu. Evlendiğim için bırakmışımdır herhalde. Erken evlenmiştim.