Şiddete kadın olmak!

Şiddete kadın olmak!
Şiddete kadın olmak!

Fotoğraflar: Bülent Yazıcıoğlu

Bakırköy Belediye Tiyatroları'nda izleyiciyle buluşan Özen Yula'nın yazıp yönettiği 'Ben O İstanbul'u Çok Sevdim', kadını hedef alan şiddeti kara komedi tarzında sahneye taşıyor ve izleyiciyi ters köşeye yatırıyor. Kendini kadın olan mağdurun yerine koyup suçluyu kendi bilinçaltında sorgulayan oyun, bir anlamda kendi dört duvarımızın içindeki bizi resmediyor.
Haber: MUSTAFA İRİ / Arşivi

Şiddet varoluşumuzun bir parçası mı? Bir dili ve aksanı var mıdır? Hesaplaşma ve eşitlik adına makul görülebilir mi? İşin içinde kadın varsa şiddet başka bir şeye mi evrilir? Özen Yula’nın Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda sahnelenen son oyunu ‘Ben O İstanbul ’u Çok Sevdim’de bu soruların yanıtı arıyor. 

1996 yılı yapımı John Schlesinger filmi ‘Göze Göz’de (Eye for an Eye) Sally Field kadınlara şiddet uygulayan adi bir suçlunun (Kiefer Shuterland) izini sürüyor ve kızının kanını yerde bırakmayarak zekice intikam alıyordu. Bu oyun ise kadını hedef alan şiddeti kara komedi tarzında sahneye taşıyor ve izleyiciyi ters köşeye yatırarak beklenen bir nefs-i müdafanın anatomisini yapıyor. Oyunun en sevdiğim yanı, kendini kadın olan mağdurun yerine koyup suçluyu kenara çekerek bilinçaltında sorgulaması oldu.

Kızıltoprak’ta eski bir evde muhasebeci Mine, onunla aynı evde yaşayan erkek kardeşi Ayhan, üst kattan kaçıp gelen ve Mine ablasıyla film izlemeyi çok seven genç kız Fide, Fide’nin ambülans kahkahalı pürneşe annesi Nesrin ve bütün bu insanları bir cinayet meselesinde bir araya getiren Nesrin’in kocası Sabit var karşımızda. Onlar hemen her gün aynı şeyi yaşarlar. Mine alkoliktir. Erkeklerden yana canı yanmış, çok şey görmüş geçirmiş, evlenip ayrılmıştır. Hayatla başka türlü başa çıkamaz. Ayhan, anne gibi gördüğü, dizinde büyüdüğü ablası Mine’yi çok sevse de pısırık halleri ve ezik tavırları çevrede alay konusu. Bu yüzden de mutsuz. Nesrin bir dayak arsızı. Gözündeki morluk şöyle dursun Sabit’i çok sevdiğini söyleyebiliyor, mutlu kahkahaları arş-ı alayı titretiyor. Küçük kız Fide artık evden bir an önce kaçıp kurtulmak ve kendi hayatına yön vermek istiyor. Alt komşu Mine abla bazı açılardan iyi bir rol model ama onda da yanlış giden bir şeyler var. Yani Fide için net bir çıkış yok. Oyundaki jenerasyon farklılıkları seçilen bu yollar üzerinden Fide’nin kaçışıyla betimleniyor ve ana fikir iyice pekişiyor. Elbette kaçınılmaz şiddet uygulayıcısı ‘erkek’ piramitin en tepesinden ölümcül ışınlar saçarak hayat karartıyor.

‘Sabit’ karakteri kadınların şiddet karşısındaki duruşlarını açığa çıkaran oldukça isabetli bir nesne oyunda. ‘Erkek bu, sever de döver de!’ diyerek onu bağrına basan, şiddeti kabullenip kanıksayan kadınları temsil eden Nesrin vurdumduymazlığın ve pişkinliğin tam karşılığı. Ayarsız davranışları ve gel gitleriyle son derece yaygın bir insan örneği. Mine, oyundaki enfes kurguda aynı kadının farklı iki görüntüsü olarak yazarın bir kadın gözünden şiddete bakışının temsili.

ZEYNO ERACAR VE NURHAYAT ATASOY’DAN OYUNCULUK GÖSTERİSİ

Özen Yula’nın özel bir proje için Polonya’da kaleme aldığı, dolayısıyla da ülkesine uzaktayken yazdığı oyun, nereye gidersek gidelim kendi gerçeğimize kayıtsız kalamayacağımızın da bir ispatı. Ödünsüz bir hissiyatla fiziksel şiddetin dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de oluşuna bir isyan. Bu son oyun özelikle kadınları deşifre etmesi bakımından ayrı bir yerde tutulmalı. Dayak atan, kafa göz kıran erkeğe yardım ve yataklık eden, darp ve şiddeti aşkın meyvesi gibi gören bir kadın var önümüzde. Ciddiyetin gevşemeye, günlük diyalogların argoya dönüştüğü bu evde bu kez çark tersine dönüyor ve sıradanlıklar yerini ‘dişe diş’ usulü bir trajediye bırakıyor. Bir kadının yapamadığını diğeri yapıyor. Ağzı bozukluğun, edanın işvenin ve Gırgıriye tarzı konuşmaların kol gezdiği bir evin salonunda Bülent Ersoy ve Küçük Ceylan şarkıları yankılanıyor. Adile Naşit, Suzan Avcı, Mürüvvet Sim başta olmak üzere eski Türk filmlerinden hayatlar vücut buluyor. Kabadayı fiyakalı dallı budaklı kadın atışmaları keyiflendiriyor, şenlendiriyor. İki usta oyuncudan (Zeyno Eracar, Nurhayat Atasoy) unutulmaz, akıllara zarar bir gövde gösterisi doğuyor. Kan ve kahkaha yan yana ironikleşiyor, ibret-i alem oluyor.

KENDİ DÖRT DUVARIMIZIN İÇİNDEKİ BİZİ RESMEDİYOR
Dekor tasarımında Ayçın Tar sınıfsal ayrıntıları gözden kaçırmamış, gelincik desenli duvar kağıtlarıyla narin ve kırılgan kadını kana bulayan imgelere uygun fon oluşturmuş. Gösterişsiz ve ustaca seçilmiş kostümlerde Sadık Kızılağaç her zaman olduğu gibi başarılı. Dramaturg Ceren Ercan ise zor bir işin altından kalkıyor; taşırmadan, duygu geçişlerini bozmadan yapıyı kuruyor.
Dünyanın masal kenti İstanbul’un düşlerde ve anılarda kalan görüntüsü ne yazık ki bu oyunda adı geçtiği üzere gözlerden uzak. Google-map’in uzaydan evlerin çatılarını zoomlayan dürbününde asla göremeyeceği şeyleri, çatıların altında olup bitenleri gösteriyor çünkü. Şiddetin doğduğu yeri, yatakları, sevip okşanmaları, bıçaklanmaları ele alıyor. Şiddeti kendine reva görenleri, sonradan eşitlik arayan ve sorgulayan kadını anlatıyor. En mühimi de hiçbir kanunun ve adaletin giremediği kendi dört duvarımızın içindeki bizi resmediyor.

Çözüme sırt çevirmiş, kendi neslinden ümidi kesmiş gibi görünse de tamamen umutsuz bir oyun değil bu. ‘Gün gelir bütün bu karmaşadan kaçıp gidebiliriz. Yeni hayatlara, yeni insanlara. Şiddetin kol gezmediği, kader olmadığı bir yere. Düşümüzdeki kendi İstanbul’umuza’ diyebiliyor.
Bize de karar vermek düşüyor. Şairin dediği gibi; ya içindesindir çemberin, ya dışında...

Özen Yula’nın yazıp yönettiği ‘Ben O İstanbul’u çok Sevdim’, 18, 25 Mart saat 20.30, 22 ve 29 Mart saat 15.30’da Bakırköy Belediye Tiyatrosu Turhan Tuzcu Sahnesi’nde. Tel: 0212 414 96 47-48