Şiddetli bir modernizm masalı

'Gökdelen'e sıradışı bir kurmaca deyip geçebilir miyiz? Ben onu bunu bilmem, bu başyapıta da sadece kurmaca deyip geçemem
Haber: ASLI TOHUMCU - asli@aslitohumcu.com / Arşivi

Darılmaca yok, bazı kitapları “Yiyorsa!” okuyacak insan. Ya midesi sağlam ya da sıkı öngörülü bir tip olacak! Hayatı, güvenlikli siteler, göğü delen ‘residence’lar, ultra lüks tatil beldeleri, alışveriş merkezleri, kararlılıkla belletilen kadın-erkek-çocuk kimlikleri ve diğerlerinin çarpık ışıltısıyla kuşatılmış/hapsedilmiş tüketim toplumunun altını kazıyan bir yazarı okumak için, bu niteliklerden ikincisi değilse bile ilki şart! Tamamsanız, kariyerinin hatırı sayılır kısmında, kapitalizmin inatla ruhsuzlaştırdığı (birey) sürülerinin kendilerini uçurumdan aşağı nasıl atacaklarının edebiyatını yapan J.G. Ballard’ın Gökdelen adlı romanına bakalım. Bakarken de bir yandan, bu romanın bir İngiliz’in vesveseli uydurmacaları mı, yoksa bilimkurgu sosuna bulanmış sosyal (ve evrensel) gerçeklik mi olduğuna karar verelim.
Ballard’ın, okuyucuya birazdan vereceği elektriğin ipuçlarını saklamak ya da ötelemek gibi bir derdi yok. O yüzden romanı, “Dr. Robert Laing sonradan, balkonunda oturmuş köpek yiyorken, son üç ay içinde bu dev apartmanda gerçekleşen olayları düşündü” cümlesiyle açıyor. Hemen peşinden, “Artık her şey normale dönmüşken, bariz bir başlangıç olmamasına, hayatlarını açıkça daha ürkütücü bir boyuta geçiren belirgin bir noktanın olmayışına şaşırdı,” diyerek sürülerin uçurumlara doğru koşmasının belirgin bir başlangıcı olmadığını, olamayacağını, “başla” düdüğünün çoktan çalınmış olabileceğini de belirtiyor. 

Ultra modern bir gökdelen
 
Romanı açan ve bize felaketi muştulayan Dr. Laing, kırk katlı ve bin daireli, süpermarketi, bankası, kuaförü, spor tesisleri ve ilkokuluyla, ultra modern bir gökdelenin iki bin sakininden biri. “Bina sakinleri topluluğuna değil, izolasyon içinde yaşayan bireylere hizmet için tasarlanmış dev bir makine”nin, “dikey bir devlet”in doksan dokuz yıllık kira kontratı imzalamış bir sakini. Komşularının “hepsinin de birinin ciddi bir hata yapmasını beklediklerini” hisseden ve hislerini paylaşırken kaslarımızın tutulmasına yol açan bir adam.
Her şeyin başlangıcını saptamak zor gerçekten de: Alt katlardakilerin çocuklarının 35. kattaki havuza alınmadıkları, hatta ikisinin sopayla gözdağı verilerek kovalandıkları gün mü! Oturdukları katlara göre sınıflandırıldıklarını dile getiremeseler de, bundan duydukları rahatsızlığı artık tolere edemedikleri gün mü! Binanın tamamen dolduğu, yani “kritik kütle”ye ulaştığı gün mü! Yoksa gökdelenin gün içinde, sakinleri mesai için dışardayken boyunu uzatmayı başardığı gün mü! Elektrik sistemindeki basit kesinti düzeldiğinde, “zifiri karanlığın ortasında obur bitkiler gibi sarmaş dolaş olmuş, gizli gizli sevişen insanlar”ın ve “havuzun ortasında, boğularak ölmüş bir Afgan tazısı”nın sergileniverdiği gün de olabilir pekala!
Gelin biz şimdilik, meselenin sadece bir “sınıf kavgası”ndan patlak verdiğine inanalım; hamurumuzdaki hayvanlığı ve kötücüllüğü kaşımaktan bir süre daha kaçınalım. Ama bir dakika; bu elektrik kesintisinden bir süre sonra, gökdelenin varsıl sakinlerini merdivenlere barikat kurmaya, asansörleri engelleyerek sadece belirli katlar arasında çalışmaya zorlamaya, daireleri talan etmeye, köpeklerinin dışkılarını havalandırma kanallarına boşaltmaya, kısacası bu sözde cenneti birdenbire gerçek bir cehenneme çevirmeye iten şey sadece bir sınıf kavgası olamaz sanki! Üstelik işin, cenneti sadece diğeri için değil, kendi için de cehennem kılma tarafı var! 

Mutluluk verici ilkel bir hayat 

Ballard’ın, gökdelen sakinlerinin çok geçmeden sıradışı bir şiddet sergilemelerini, tecavüz alemleri yapmalarını, yemek yemeyi bırakıp sadece içmelerini, işe gitmekten ve binanın dışına çıkmaktan vazgeçmelerini, dışardan bir şey anlaşılmasın diye çöplerini evlerinde biriktirmelerini, binanın elektriği ve suyu kesildiğinde bile hijyeni ya da boğucu, pis kokulu atmosferi dert etmemelerini, kısacası gökdelendeki yaşantının “mutluluk verici ilkel bir hayata doğru” gitmesini bu derece ustalıkla ve inandırıcı bir şekilde anlatabilmesinin bir nedeni, yetişkinlerdeki “Sineklerin Efendisi” diye adlandırabileceğimiz sendromsa, bir diğer nedeni de Ballard’ın bu sendorumu biz insanlarda açık seçik görebilmiş olması.
Alt katlardan Wilder adında maço bir belgeselcinin, gökdelenin bir belgeselini yapma amacıyla yola çıkmışken, binanın 40. katına ve dolayısıyla binanın çatıda ikamet eden mimarı Anthony Royal’a ulaşma çabasını, ya da mimar Royal’ın kendi deneyinin kurbanı haline gelen Dr. Frankensteinvari sonunu birkaç cümleyle çözümlemeye çalışmak beni aşıyor (çünkü ben, aktaramadığım bu çözümlemenin dehşetinde yaşıyor gibiyim). Ama Wilder’ın aştığı ve kendisini Royal’a yaklaştıran her katta, kendisini babası karşısında bir zafer elde etmiş gibi hissetmesi, sürekli farklı klanlara katılarak fiziksel gücüne dair bir ihtiyaç yaratması, sıradan bir adam gibi çıktığı bu yolculuğun sonunda geniş ve kaslı göğsü kadar iri “aleti”ni de sergileyerek kendine taraftar toplayan ve sonunda konuşmayı bile unutan bir “vahşi” haline gelmesi… Başta Charlotte olmak üzere neredeyse bütün bekar kadınların korunma amacıyla erkeklerle eşleşmeleri, çiftleşmeleriyle başlayan sürecin sonunda, yani Wilder çatıya, roman da finale yaklaştıkça, artık kendi içlerinde birleşmeye ve yeni neslin hayatta kalmasını sağlamaya yönelik erkeksi davranışlar sergilemeye başlamaları… Kısacası, bütün bu çığrından çıkmanın ve yeni düzende ayakta kalmanın anlatımını, hiçbir açıdan olmasa bile, metalaşmış, teknolojinin ve kapitalizmin hükmettiği toplulukların hayli olası olumsuz geleceklerine dair sıkı bir uyarı niteliğinde değerlendirmek bile büyük kazanım olur, diyeyim, yetsin.
Yukarı doğru, göğü delercesine, her şeye tepeden bakma arzusuyla yükselen bu yeni hayat tarzının böyle feci bir şekilde mahvolmasının nedeni, gökdelenin, insanların birbirleriyle ilişki kurmalarını, yani bir sosyal yapı kurmalarını sağlayan ihtiyaçlarını karşılaması mı? Bu karşılıklı ihtiyacın ortadan kalkması mı insanların içlerindeki her tür dürtüyü (tecavüz, yağma, şiddet vb.) hesapsızca keşfetmeye yönelten?
Ballard’ın 1975 yılında yayımlanan bu romanının, tam da onun tasvir ettiği tuhaf ve rahatsız edici 2000’ler ikliminde yaşarken, daha bir kıymetli olduğunu inkar edebilir miyiz? Gökdelen için sıradışı bir kurmaca deyip geçebilir miyiz? Ben onu bunu bilmem, bu başyapıta da sadece kurmaca deyip geçemem; Gökdelen olsa olsa silkeleyici bir haberci olabilir ve umarım her okuyan tarafından da böyle kabul görür.