Şiirin bir damarı kapandı

Şiirin bir damarı kapandı
Şiirin bir damarı kapandı

Arif Damar 85 yaşındaydı.

Türk şiirinde 40 Kuşağı'nın son büyük temsilcisi Arif Damar öldü. Damar, kuşağının 'toplumcu gerçekçi' çizgisine yeni bir yorum getirmişti
Haber: SENNUR SEZER / Arşivi

Kayıpların ardından yazmak içimi acıtıyor artık. Kayıplarla yakınlığımı anmağa sığınmayı hiç denemedim. Bu yazıda ilk kez kendimden söz edip keseyim, çünkü adettir kaybedilenle dostluğunu anmak. Arif Damar öldü. Dostları vardır  insanların. Bence tek dostu vardı Arif Damar’ın. Şiir... A.Kadir’le, İlhan Berk’le aynı sıcaklıkta nasıl arkadaş olurdu yoksa.
Bir kuşağın , 40 Kuşağının son temsilcisini uğurlayacağız. 85 yaşını kutlamıştık bu yaz.
“Rumeliliyiz, hep güzelizdir” der bir şiirinde. Geliboluluydu. Ama ‘güzellik’ gerçekti.  Cemal Süreya ile bir ödülü paylaştığında mı yazmıştı, “Cemal de esmer, ben de...” diye. Esmer bir çocuk vardı gözlerinin içinde. Ama afacan bir çocuk, ne zaman ne yapacağı belirsiz bir afacan.
Çocukların nasıl paylaşmayı sevdiğini anlattığı ‘Açık İşte’ şiiriydi benim gözdem. Kuşağının ‘toplumcu gerçekçi’ çizgisine yeni bir yorum getirdin. “Ay ayakta değildi” dediğinde yadırganmadın... Kimi zaman genç ölmüş bir annenin adını andın, kimi zaman bir eşi, bir genç yoldaşı. Hep biraz utangaç bir militan dolaşır şiirlerinde. Kendine güven kadar tanıdık bir çekingenlik. Bir yürüyüşün ortasında “beklenmedik bir zamanda, beklenmedik bir yerde..” bir şarkının marşa dönüşüşü kadar olağandır aşık oluşu bu delikanlının. Dağların koyağındaki uslu çiçeğin mavisini kendi kendine dağıtışı kadar doğaldır kimi zaman annesine onca benzeyen halk kızlarının yazgısını anlatışı...
Ve baş kaldırı “Ölüm yok ki...” diye kükrerse bilin ki dost ölümleri dayanılmaz olmuştur. Yüreğine ne zaman eğilip baksa... yaşanmamış bir gençliğin kırıntıları.
Bir zamanlar piyango listesine bakarmış bankaların. Hiçbir bankada hesabı yokken. Adını ararmış ev kazananların arasında. Dünyadan umutlu olmak, acıklı ve gülümsetici. Ne zaman baksa yüreğine, sigara külleri  kahve fincanlarının tabaklarında, yavrusunu boğmuş bir kedi. Bir yarım ay, bir kırık makara, bir deniz kabuğu. Öyküsünü yalnızca bir şair bilir. Ve mavisini dağıtan bir yavru kedi.
“Tülin’in yüzündeki
Duru güzellik
Nasıl da benzer
Ben kırgın
Küskünken
Evsiz barksız bir anının
Puslu
Kırık
Yerinden düşmüş camındaki

Güneşsiz bir kış akşamındaki
Solgun”
Onunla sevdiklerimizi konuşsaydık anlardı bizi. Şiirleri öyle söylüyor. Çocuklarımızı konuşsak. Dostlarını. Ve dostları nın adı geçtikçe hep o dize “Ölüm yok ki...ölüm yok ki.” Çünkü tek dostu şiirdi aslında. Eski semtlerin dar sokaklarını bilirdi. Kilimleri, yoklukları, soluğu tıkanıveren genç kadınları. Kırk kuşağının yoksul, dünyayı seven, işsiz bırakılmışyetenekli gençleri... Ve seslerin ayak sesi yaklaşacak. Bütün seslerden daha güzel bütün seslerden daha aydınlık. Sesler dünyamızı sardığında her şey değişecek.
Çocuklara birbirlerinden caymaları gerektiğini öğretmeyeceğiz artık.Tavanda bir yarım ay ışıyacak.
Arif Damar öldü. Sağlığında şiiri için tartışmadıysak artık konuşmamız ayıp. Şairleri sağken sevmeyi öğrenmeliyiz. Şairler ölmezler. Onların öldüğü söylenirse seslenebiliriz:
Yaşamak sadece sevmektir, inan bana.
Sevmeyenler dünyamızda yaşamıyor.
Yaşamak suda, toprakta, insanlarda görünerek;
bir zeytin ağacı gibi.
Bir zeytin ağacı gibi, ne güzel
denize yakın olacaksın,
uzayan dallarında, yapraklarında ışık
ta derinlerde köklerin.
Bir zeytin ağacı gibi, bin yıl severek
yaşamak her gün...
Arif Damar öldü.
O şimdi Tenedos’ta bir üzüm dalının ışığındadır.

Arif Damar’ın cenazesi yarın öğle vakti Moda Camii’nden kaldırılacak.


    ETİKETLER:

    yorum