Silah yerine kitap ve cep telefonu

Silah yerine kitap ve cep telefonu
Silah yerine kitap ve cep telefonu
Küratör Necmi Sönmez, Hong Kong'daki Şemsiye Devrimi izlenimlerini Radikal için yazdı: Ellerinde silahlar değil, kitaplar, cep telefonları, fotoğraf makineleri taşıyan halkın gruplarının yarattığı heyecanlı atmosfer, belki de 21. Yüzyılın en etkileyici" halk ayaklanması"
Haber: NECMİ SÖNMEZ / Arşivi

Hong Kong’ta yaşananlar bir devrim mi, yoksa bir demokrasi hareketi mi? Protestoları farklı perspektiflerden kavramaya başladığım bir dönemde Hong Kong’tan ayrılmak zorundayım. Ancak garip bir atmosferin egemen olduğu bu kente veda etmeden önce yaptığım birkaç sanatçı ziyareti ve protestoların olduğu meydanlardaki gözlemlerim, belki de konuyla ilgilenen herkesin üzerinde durduğu bir konu üzerinde yoğunlaşıyor. Bu yaşadıklarımızı nasıl tanımlayacağız? Bir devrimle mi, yoksa bir demokrasi hareketiyle mi karşı karşıyayız?



Elbette “devrim” kolay yorumlanabilecek bir olgu değil. 155 yıllık İngiliz kolonisi konumundan 1997’de Çin’in kontrolüne geçen Hong Kong’da 29 Eylül 2014’ten itibaren gelişen, nasıl sonuçlanacağı pek kestirilemeyen olgular sanatçıları da yakından ilgilendiriyor. Çağdaş sanat bağlamında Hong Kong’un son yıllarda edindiği konum azımsanamayacak bir durumda. Kurulma süreci içinde olan M+ müzesi, vakıflaşarak güncel sanatı destekleyen özel koleksiyoncular, cesaretli sergiler açan galeriler, uluslararası sanat fuarları, en önemlisi isimlerini başarılı projeleriyle duyuran genç sanatçıların varlığı Hong Kong’u resmen uluslararası çağdaş sanat haritasında konumlandırmayı başardı. Son zamanlarda Gagosian, White Cube gibi sanat piyasasının devlerinin bile görünür olmayı tercih ettiği bu şehirdeki sanat ortamı farklı katmanlara sahip. Protestolar başladığından beri sanatçıların desteğiyle oluşturulan duvar yazıları, afişler, el ilanları, stensil kalıpları, kısaca “Şemsiye Devrimi” olarak tanımlanan bu halk hareketinin temsilciliğini üstleniyor. Bir de unutulmaması gereken sarı kurdeleler var elbette. Protestoları destekleyenler görünür bir şekilde sarı kurdele taşıyarak devrime destek veriyor. Onların karşısında olup Pekin tarafından görevlendirilen “karşı hareket” ise mavi rengi tercih ediyor.

“Devrim” sözcüğü geniş halk gruplarının yürürlükteki yönetim biçimini değiştirerek, var olanın yerine, çoğu kez ayaklanma formuyla, farklı bir iktidarı oluşturması anlamına geliyor. Hong Kong’lular, Pekin hükümetinin atadığı özel vali konumundaki Leung Chunying’i istemediklerini, onun ve tüm yönetim birimlerinin olduğu alanları işgal ederek gösterdiler. Dolayısıyla yürürlükteki yönetim biçimi gerçekten sekteye uğramış bir durumda. Görevlerini yapamayan bu birimler, protestocular tarafından tamamen ortadan kaldırılmış durumda değiller. Kentin
birçok yerindeki görüntüler, polislerin varlığına rağmen, yürürlükteki hukukun geçerli olmadığı kaotik bir durum sergiliyor. Ellerinde silahlar değil, kitaplar, cep telefonları, fotoğraf makineleri taşıyan halk gruplarının yarattığı heyecanlı atmosfer, belki de 21. Yüzyılın en etkileyici” halk ayaklanması” karakterine sahip.



Devrim, elbette yaşanılan Komünist Devrim ve Atatürk Devrimleri’nde olduğu gibi yüzde yüz bir yönetim değişikliğini hedefler. Hong Kong’ta olup bitenler Batı medyası tarafından “devrim” olarak tanımlanırken, protestoları yöneten grupların bunun bir devrim değil de demokratik bir hareket olduğuna vurgu yapmalarını anlamak mümkün aslında. Çünkü komünist bir yönetim biçimini Yeni Liberal ekonomi ile birleştirmeyi başaran merkezi Pekin Hükümeti, “devrim” sözcüğü karşısında çok temkinli. Yıllardan beri kendi kimliğini korumakta başarılı bir mücadele veren Taiwan örneğini de düşünürsek, Hong Kong’ta olup bitenler, yeni siyasi güç olarak dünya sahnesine çıkmaya hazırlanan Çin’in aslında ciddi bir güvenlik sorunuyla karşı karşıya olduğuna vurgu yapıyor. İster devrim, isterse demokrasi hareketi olarak tanımlansın, Hong Kong’ta yaşananlar dayatmacı, sadece daha çok para kazanmaya odaklı ikiyüzlü ”kapitalist modelin” iflasın eşiğinde olduğunun da göstergesi.

DİRENİŞİN SİMGESİ SARI ŞEMSİYELER
Protestolar başladığından beri gündeme gelen sarı şemsiyeler, yakıcı güneşten korunmak için eylemcilerin kullandığı gerekli bir malzemeydi. Ancak kısa bir süre için şemşiye devrim hareketinin sembolü olarak kentin duvarlarını, merkezlerini doldurmaya başladı. Genç yaratıcıların farklı farklı biçimlere sokarak yorumladıkları sarı şemsiye bir tür logo olarak sanal ortamda da, meydanlarda da görülmeye başladığında, bunların fotoğraflarını çekmeye başladım. En güzelleri tebeşirle asfaltın üzerine çizilenlerdi. Protestoların olduğu merkezlerinde dağıtılan el ilanları da, devrimin kendisine özgü işaretleri, piktogramları, adeta hiyeroglifi andıran şekilleri geliştirdiğini duyumsatıyordu. Elimden geldiğince bu simgeleri belgelemeye çalıştım. Çünkü son derece güzel ve içtendiler.



Bu sembollerin tişörtlere de sıçradığını Hong Kong’lu sanatçı Ellen Pau ile yaptığım görüşme sırasında onun giydiği siyah tişörtten anladım. “Videotage” isimli sanatçı insiyatifini kurararak video ve yeni medya sanatının Hong Kong’ta tanınması için büyük çaba harcayan Ellen, protestolara katıldığı için buluşmamız kolay olmadı. Devrim mi, protesto mu sorusunu tartışmakla başlayan konuşmamız kısa bir sürede Türkiye’nin yüz akı olan Gezi’ye, orada yaşanan tecrübelerin ne kadar önemli olduğuna kaydı. Bireylerin mutsuzluğunun Kapitalizmin doğal sonucu olduğunu düşünen Ellen, Hong Kong yerlilerinin “soylulaştırma” politikalarıyla nasıl taciz edildiklerin anlatmaya başladığında, dayanamayıp, bu konular üzerine çalışan sanatçılar var mı diye sordum. Durakladı biraz. Çünkü son on gün içinde protestolar üzerine yapılmış sanat eserleri avına çıkan Amerikalı, Avrupalı ve Koreli sergi yapımcılarında sıkıldığını anlattı. Sözüm ona politik sanat avına çıkan Batılı müzeleri ve vakıfları biliyorum deyince ikimiz de rahatladık. Konuşmamız farklı bir yöne aktı.

Ellen’ın da önerisiyle ertesi gün kentin merkezindeki Mong Kok’daki Woofer Ten Street Art Gallery’ye doğru yürüdüğümde biraz şaşkındım. Çünkü ünlü Nathan Road üzerindeki bu bölge aynı zamanda protestoların en güçlü olduğu alanlardan biriydi. Geceleri adeta bir barış festivalini andıran heyecanlı sokakların gündüz halinin bu kadar hareketli olduğunu tahmin etmemiştim. Shanghai street üzerindeki sanat merkezinde genç sanatçı Lee Chung Fung ile randevum vardı.



Fung aktivist olarak çalışan sanatçılar kuşağının en önemli temsilcilerinden biri olarak Woofer Ten’ın kurucularından biriydi. Belediyenin desteğiyle kurulan sanat merkezlerinin asıl amacının bölgede yaşayan “komşular” arasındaki dayanışmadan yola çıkarak, çağdaş sanatı desteklemek olduğunu anlattı. Hong Kong’taki çok katlı apartmanlardaki komşuluk ilişkilerinin özellikleri hakkında detaylı olarak konuştuktan sonra bana sanatçıların desteğiyle kurulan küçük kahveleri, baskı atölyelerini gezdirdi. Ticari amacı olmaksızın o bölgede yaşayanları bir araya getirmeyi hedefleyen bu toplantı alanlarındaki çalışmalar o kadar iyi sonuç vermiş ki belediye onlara bir residency kurmaları için maddi destek vermiş. Sanatçının görevi ve konumu nedir diye kendimize sorduktan sonra bunlar çıktı diye bana etkinlik kataloglarını gösteren Fung’a bakarken ne kadar heyecanlı ve tutkulu olduğunu anladım. Konuşmamız benim hazırladığım serginin detayları üzerine yoğunlaştı.

ESKİ BİR HAYDUTUN MEKANI

Artık ayrılma zamanım gelmişti ki Fung, seni eskiden haydutluk yapan emekli bir tutuklunun mekânına götüreceğim dedi. Egzotik hikâyelerden hoşlanmadığımı söylememe rağmen çok iyi kahvesi var diyerek beni yaşlı bir beyin oturduğu mini mini bir kahveye götürdü. Adamcağız kedisi kucağında uyukluyordu. Duvarlarının tamamiyle protesto afişlerinin kaplı olduğu bu küçük mekân Hong Kong’da gördüğüm en etkileyici yerlerden biriydi. Kedi bizim gelişimizi anlayıp gözlerini açtı ama biz dışarı çıktık. Fotoğraf çekmek istemediğim bu küçük kahvenin atmosferini hiç unutmayacağım. Benim için Hong Kong Devrim, emekli maaşının tamamını bu küçük mekana adayan eski bir tutuklunun özgürlük mücadelesine olan inancıydı. Kendine özgü işaret ve sembolleriyle gelişen bu devrim daha öncekilere benzemiyor. Neo Liberalizmin gölgesinde de mücadelenin sürdürebileceğinin en soylu örneği olan bu halk hareketin sonuçsuz kalmayacağını düşünüyorum. Evet, farklı bir “devrim” halen mümkün. Belki gerekli de. Hong Kong’tan neredeyse gözlerim arkada, bir gece yarısı uçağıyla ayrıldım.