Şimdi çekseydik Türkiye daha çok işin içine girerdi

Şimdi çekseydik Türkiye daha çok işin içine girerdi
Şimdi çekseydik Türkiye daha çok işin içine girerdi
Belirsiz ve karanlık bir zamanı konu alan 'Canavarlar Sofrası' bu hafta gösterimde. Yönetmen Ramin Matin, filmin bitişinden bu yana Türkiye'nin bu karanlık zamanlara daha yaklaştığı görüşünde
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Şeker, içki ve sanatla ilgili her şey yasak… Serbest olan tek şey, zalimlik… Ramin Matin’in ilk uzun metrajlı filmi ‘Canavarlar Sofrası’, Antalya Altın Portakal’da, birbirlerine yemek davetinde ‘dövülecek çocuk’ hediye edecek kadar ileri giden ‘canavarımsı’ karakterleriyle, kurduğu karamsar evrenle ve diyaloglarının İngilizce olmasıyla izleyicinin epey tepkisini almıştı. Ama Ramin Matin’in Loyola Marymount Üniversitesi’nden arkadaşı Kamdin Khoshrowkhar’ın senaryosundan çektiği film, sonrasında hem Antalya’dan jüri özel ödülü hem de Ankara Film Festivali’nden beş ödülle döndü, uluslararası festival turnesi sonrası bu hafta gösterime girdi. Ramin Matin’e ulaştık, Türkiye ’de tek mekânda geçen İngilizce bir distopya çekmenin zorluklarını konuştuk. 

‘Canavarlar Sofrası’na Antalya’da gösterilen tepkilerden sonra filmin gösterime girmesi konusunda çok da umutlu değildiniz.
Bizim için de aslında güzel bir sürpriz oldu. Filmin, Türkiye’de gösterime girmesi önemli bir olay aslında, bu da dağıtımcımız sayesinde oldu, filme inandılar, beğendiler, çıkarmaya karar verdiler. 

Antalya’da bayağı agresif tepkiler aldı ‘Canavarlar Sofrası’. Ama daha sonra Antalya’dan ve Ankara Film Festivali’nden ödüllerle döndü.
Antalya’daki farklı bir seyirci, farklı beklentileri var. Ankara’da daha iyi, sıcak tepkiler aldık. Keskin bölünmeler, agresif tepkiler olmadı. Sonuçta her seyirci farklı. Sadece ülkeler arasında değil ülke içinde bile seyirci çok farklılaşıyor. 

Türkiye’de İngilizce bir distopya hikâyesi çekmek için kolları sıvadığınızda sizin kendinizin de cesaretinizin kırıldığı oldu mu?
Hazırlık aşamasında oldu tabii, “Biz ne yapıyoruz, ne ediyoruz, nasıl karşılanacak?” diyorduk. Ama projeye de inanıyorduk, böyle çekilmesi gerektiğini de biliyorduk. Başta tabii oyuncular da yabancı bir dilde oynamaktan endişeliydi. Ama çekim başlayınca herkes rahatladı ve pek düşünmedim. Tam Anglosakson havası yaratmamak için İngilizce seviyeleri farklı oyuncularla çalışmak istiyordum. Beklediğimden çok daha kolay ve rahat geçti. 

Gerçi Türkiye de tamamen resmin dışında değil filmde. Armağan edilen çocuğun Türk mü Kürt mü olduğu tartışması dönüyor bir süre…
‘Canavarlar Sofrası’nda yaratmak istediğimiz, o kültürel kimliği ezmiş, onu hor gören bir dünyaydı. O kültürel farklılıkların yok olduğu bir dünya ister istemez, filmin eleştirdiği tüketim toplumunun zirvesi olarak Amerikanlaşmaya ve Batılılaşmaya kayıyor. Ama Türkiye’den unsurlar koymak istedik tabii. Belki bugün yapsaydık buradan biraz daha fazla unsur koyardık. 

Niye?
Biz senaryo üzerine çalışmaya başladığımız zaman filmi bir uyarı olarak düşünmüştük. Ama filmi bitirip festivallere gönderene kadar Türkiye’deki olaylar biraz hızlı gelişti. Ve sanki bizim yarattığımız dünyaya yaklaştı Türkiye. Sansürler, yasaklar, hapishanedeki gazeteciler… 

‘Canavarlar Sofrası’ distopya külliyatından hangi filmlerle akrabadır sizce?
Aslında benim filme hazırlanırken çokça seyrettiğim, Polanski’nin filmleriydi. Kapalı mekân ustası olduğu için... Oradaki atmosfer yaratımından, karakterler arasındaki absürd mizahtan çokça etkilendik. Tabii ‘1984’ ve ‘Fahrenheit 451’den etkilenmemek mümkün değil, böyle bir işe girince. Ama distopyadan çok, tek mekânda geçen filmler üzerine kafa yorduk. Yazarken de enteresan bir biçimde Ionesco’dan çok etkilendik.

Filmin İngilizce olmasının belli bir sebebi var mı?
Birkaç tane sebebi var. Tektipleşme, İngilizcenin artık evrensel bir dil olması, evrensel dilin ötesinde diğer dillere de sızmış olması… Türkçede de Fransızcada da çok İngilizce kelime kullanılıyor. Ama onun da ötesinde aslında, yurtdışında bir Türk filmini sadece Türkiye hakkında bir hikâye olarak görme eğilimi var. Ondan çıkarmak, evrensel bir şey yaratmak gibi bir çabamız vardı. Ona rağmen Avrupa’da bazı seyirciler, bunu sadece Türkiye’ye dair bir film olarak algılamakta ısrar ettiler.