'Şimdiki siyasetçilerin taklidi yapılmaz'

'Şimdiki siyasetçilerin taklidi yapılmaz'
'Şimdiki siyasetçilerin taklidi yapılmaz'
Haftanın öne çıkan yerli yapımı 'Hayalet Dayı'da arafta kalmış bir karakteri canlandıran usta oyuncu Settar Tanrıöğen'le filmini, taklit yeteneğini ve kariyerinden kimi sayfaları konuştuk.
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

Önce hikâyeyi en başa saralım; çünkü insanlar zaman zaman size ilişkin, “Bu kadar iyi bir oyuncu gençliğinde nerdeydi?” diye de soruyor?
Denizli’de doğup büyüdüm, işçi bir babanın çocuğuydum. Küçükken eş dost taklitleri yapardım. Arkadaştı, akrabaydı, bakkaldı, esnaftı; herkesi taklit ederdim. Dar bir çevreydi tabii ki. Etrafımdakilerin bana yönelik saptaması, “Bu çocuk ileride tiyatrocu olacak”tı. Lakin kimse nasıl tiyatrocu olacağımı tarif etmiyordu. Çünkü bilmiyorlardı. Üstelik ben tiyatroyu ‘elitist’lere layık bir iş olarak görüyordum; işte annen müzik öğretmeni olacak, baban ressam falan... Sen de ancak böyle bir ailenin çocuğu olarak tiyatrocu olabilirsin. Neyse, peder emekli olduktan sonra bir pide fırını açmıştı, orada çalışıyordum ama bir yandan da Denizli Halk Eğitim Merkezi’nde şansımı denemeye başlamıştım.
Sonra Türkçe öğretmeni bir arkadaş kanıma girdi. Kendisi Ankara Sanat’ta tiyatroya bulaşmıştı, beni destekledi, yol yordam gösterdi. Üniversiteyi kazanıp arkeoloji okumak için Ankara’nın yolunu tuttum. Ama asıl niyetim orada tiyatro dünyasının kapısını aralamak ve mesleğe bir şekilde girmenin fırsatını kovalamaktı.

Bu hedefe varılmış görünüyor…
Evet, Ankara’da Sanatevi’nde çalışmaya başladım. Orada Ankara Sanat’tan ayrılmış birçok deneyimli ve üst düzey oyuncu büyüklerim vardı. Okul bitti, İstanbul ’a geldim, Nokta Tiyatrosu’nda Abdullah Şahin’le çalışmaya başladım. Sonra Ferhan Şensoy’un ‘Varsayalım İsmail’ adlı dizisinde rol aldım. Yavuz Abi (Turgul) benim bir demomu izlemiş, ‘Eşkıya’daki ‘Kız Naci’ rolü geldi. Derken de ‘Saldıray’ karakteri vs. Nihayetinde bugünlere geldik. Sözün özü o Türkçe öğretmeni arkadaş olmasaydı ben bugün Denizli 120 kiloluk, dört çocuk babası bir pide ustası olarak hayatımı sürdürüyordum. 

Buradan günümüze gelelim. ‘Hayalet Dayı’ projesine nasıl dahil oldunuz?
Daha önce oynadığım ‘Nergis Hanım’ filminin yapımcısı ‘Hayalet Dayı’nın oyuncularından Caner Özyurtlu’ydu. ‘Hayalet Dayı’nın senaristlerinden Serkan Altuniğne’yle de ahbaplığım vardı; ikisi beni yönetmen Ali Yorgancıoğlu’yla tanıştırdılar. Bu ekip bana filmi anlattı, ben de senaryoya ilişkin görüşlerimi söyledim. Ondan sonra da kadroya dahil oldum.

Peki arafta kalmak nasıl bir şey?
Valla ben arafta değilim, kararlarımı çok net veririm.

Yok canım, filmdeki rolü kastettim.
Malum bu tür şeyler söylencelerden kaynaklanır. “Peki gerçekte böyle bir şey olsaydı, bir hayalet bu türden bir müdahalede bulunsaydı neler olurdu?” türünden bir fikirden hareketle Dayı’ karakteri oluşturuldu. Bence gayet de makara oldu. Varsayalım hayatta böyle bir şey var, farzımahal bir düşüncenin eseriydi yani.

Gelen teklifleri hangi kıstaslara göre kabul ediyorsunuz?
Valla o karakterin beni ikna etmesi gerekiyor. Böyle bir tipleme, böyle bir adam olur mu, olursa nasıl olur, onu düşünüyorum. “Bu karakterin hayata dair bir cümlesi var mı? Ne konuşmak, ne yapmak istiyor?” bunlara bakıyorum. Böyle bir profili gerçek kılacaksam da kabul ediyorum. Projeyi sunan ekibin, yönetmenin derdi, sıkıntısı ne, ortak noktalarımız var mı; bunlara da dikkat ediyorum.

Sizi daha çok yan rollerde izliyoruz ama yer aldığınız çoğu projede ana karakterlerden daha derin izler bırakıyorsunuz. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Evet, söylediğin gibi bir durum var ama ben bu tablodan son derece memnunum. Öyle bir karakter oynarsınız ki sizinle birlikte o adeta ana karaktere dönüşür.

İYİ Kİ OYNAMAMIŞIM DEDİĞİM ÇOK İŞ OLDU
Bugüne kadar reddettiğiniz ya da içinde bulunmadığınız için pişmanlık duyduğunuz işler oldu mu?

Yok valla, hatta reddettiğim ve “İyi ki oynamamışım” dediğim çok iş oldu. Bu gibi durumlarda da, “Ben biliyordum böyle olacağını” hissine kapılıyorum.

Sizi artık insanlar daha çok ‘Vavien’deki Neşet Ertaş’lı bir tür ‘düet’ sahneyle hatırlıyorlar...
O sahnenin başarısı Neşet Ertaş’ın varlığıydı. O karakterin yalnızlığına vurgu yapmak gerekiyordu ve özellikle bu sahneyle de hedefe varıldı.

Bağlamayla aranız nasıl?
Çalarım, bazen kafa göz yararak da olsa.

Peki ‘Vavien’deki bu sahneyi kim düşündü?
Engin (Günaydın). Bana anlatıyordu, “Yaz getir, oynayayım” dedim ve ortaya böyle bir iş çıktı.

Canlandırdığınız her karakteri o klişe deyişle adeta eldiven gibi üzerinize geçiriyorsunuz. Bu işin sırrı, mahareti sizce nedir?
Samimiyet, diyelim.

Ama samimiyet tek bir kriter olamaz ki!..
Yok, bence samimi olmayı başarabilen çok az oyuncu var.

Oynarken mi yoksa hayattayken mi samimi olmayı kastediyorsunuz?
Bence oynarken gerçek olabilmek için kendinken de gerçek olacaksın... Gözlem, birikim ve temelinde samimiyet... Bir an için o durumun gerçek olduğunu düşüneceksin ve ona göre oynayacaksın.

TAKLİT YETENEĞİM LİSE YILLARINDAN
Sizin oyunculuğunuzda şive de önemli. Güneydoğulu, İç Anadolulu, Kıbrıslı vs. birçok şiveli karakteri canlandırdınız. Bu konudaki başarınızı neye bağlıyorsunuz?

Bu durum lise yıllarımdan kalan taklitçilik yeteneğimden kaynaklanıyor. Şöyle söyleyeyim, mesela senle konuşmaya başlayalım, bir süre sonra senin taklidini yapabilirim. Bu, müzik kulağıyla ilgili sanırım, öyle bir yeteneğim var.

Siyasetçi taklidi yapar mıydınız?
Tabii ki özellikle de Demirel’in. Sahnede Sabancı taklidi de yapardım.

Şu aralar bir seçim döneminden geçiyoruz, zamane siyasetçilerinin taklitlerini yapıyor musunuz?
Valla şimdikileri pek izlemiyorum, zaten taklitlerini yaparsam pek hoşlanacaklarını düşünmüyorum.

Neden?
O kadar geniş insanlar değiller, o kadar hoşgörülü değiller. Taklitlerine tahammül edemeyecek kadar dar insanlar.

Peki, neden bu duruma geldik dersiniz?
Valla kişilerle ilgili sanırım. Mesela Uğur Yücel, Demirel’in taklidini Demirel’in yanında yapmıştı ve Süleyman Bey ona şapkasını hediye etmişti. Artık bu türden sahnelere tanık olmuyoruz.

2002'DEN BERİ EVİMDE TV YOK
Bir yerlerde okudum, galiba hayatınızda bir inziva durumu var.
Yok canım, gerektiğine yalnız kalabileyim diye İstanbul dışına, İzmit-Kandıra yolu üzerinde bir yere taşındım. Hikâye bu.

Televizyon yokmuş galiba evde.
Yok ama televizyon İstanbul’daki evde de yoktu, 2002’den beri yok diyeyim.

Sektörün içinde olup da böyle bir hayatı tercih etmeyi nasıl açıklıyorsunuz?
Böyle olunca daha sakin bir hayat sürüyorum. Daha sakin düşünüyor, daha sakin kararlar alıyorum 

‘Kim, ne yapıyor’ diye bakmıyor musunuz?
Gerekli bir durum olduğunda internet var, oradan gerekli bilgileri alıyorum. Bir oyuncu mu tarif ediliyor, bir filmden, diziden mi bahsediliyor, bütün bunlara internet üzerinden hâkim oluyorum. Sadece işim olduğunda da İstanbul’a geliyorum.

Yeni bir proje var mı?
Şimdilik yok, gelen tekliflere “Bana biraz müsaade” diyorum.