Şimdiki zamanın 'Çekirge'si

Şimdiki zamanın 'Çekirge'si
Şimdiki zamanın 'Çekirge'si

Yeni versiyon Karate Kid in usta-çırağını, Jackie Chan le Jaden Smith canlandırıyor. Film, ara planında Çin Seddi ni dekullanıyor.

Beyazperdede 80'ler esintisi sürüyor. 'Karate Kid'in yeni versiyonunda öykü Çin'e taşınırken yine küçük bir çocuk, hayattan elini ayağını çekmiş ustası sayesinde kung-fu dövüşçüsü olmaya çabalıyor. Filmde Amerikalı minik kahramanı Will Smith'in oğlu Jaden Smith canlandırıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Önce 64 yaşında, ‘Yıkılmadım ayaktayım’ mesajı vermeye çalışan Sylvester Stallone’nin ‘The Expendables’ı, ardından ‘ikinci el’ ‘A Takımı’ ve bu hafta da ‘yeni neslin Karate Kid’i... Aman Allahım, ‘ 12 Eylül sonrası’na mı dönüyoruz? Evet, Hollywood 80’lerin belki ruhunu değil ama hatıralardaki filmlerini kaşımayı sürdürüyor. Bu haftanın mönüsünde yer alan ‘Karate Kid’, malum 1984 tarihli bir çalışmaydı. Hatırlanacağı gibi sözkonusu filmde yolun başında bir genç, kung-fu öğreten hocasıyla birlikte hayatı yeniden algılarken kendine olan güvencini de tazeliyor, bu arada kuşağının birtakım ‘dayaklık’ adamlarına da haddini bildiriyordu. Doğrusu ben bu türden ‘Hoca-öğrenci’ meselesini, 70’lerde ‘Kung Fu’ dizisindeki ‘Çekirge’ Caine’le, ‘Kör usta’sı Po arasındaki ilişkiyle yalayıp yutmuş bir kuşağın üyesi olarak, ‘Karate Kid’e zamanında pek de ehemmiyet göstermemiştim.

Tesisatçı görünümlü hoca
'Şimdiki zamanın Karate Kid’ine gelince, Christopher Murphey’nin kaleme aldığı senaryo, öncelikle hikâyenin geçtiği mekânı Uzakdoğu’ya, Çin’in başkenti Pekin’e taşımış. Kısa bir özet geçmek gerekirse, annesinin işi dolayısıyla Detroit’i terk edip yaban ellerde yeni bir hayata başlamak zorunda kalan 12 yaşındaki Dre Parker’ın başı, Pekin’e adım attığı ilk günden itibaren beladan kurtulmaz. Yeni yerleştikleri evin yakınındaki parkta basketbol oynarken gözüne çarpan kıza kur yaparken, civardaki Çinli çocukların sataşmalarına maruz kalır. Nihayetinde çıkan kavgada, bir güzel dayak yer. Ertesi gün, yabancıların da devam ettiği okula adım attığında kavga ettiği Cheng ve kur yaptığı Mei Ying’in de öğrenciler arasında olduğunu fark eder.
Okulun kabadayısı konumundaki Cheng’in, Müzik Akademisi sınavına hazırlanan keman öğrencisi Mei Ying’e ilgisi vardır ve bu yüzden, Dre’yi rahat bırakmaz. Dre’nin yeni bir kavgada daha bir güzel dayak yediği anda, imdadına civar apartmanların tamir işlerini yapan tesisatçı Bay Han yetişir. Bay Han, Cheng ve arkadaşlarına dersini verir; lakin asıl ders vermesi gereken kişinin Dre olduğu aşikârdır. İkili, aralarındaki yaş farkına rağmen sıkı dost olurlar ve Bay Han’ın kung-fu öğretisini aşıladığı Dre, düzenlenen turnuvada Cheng ve arkadaşlarına karşı mücadeleye girişecektir. 

‘Merhamet yok, acımak yok’
“Ben sana sevgiyi öğreteyim, sen de bana mücadele etmeyi...” Bu mealde bir şeydi ‘Leon’daki küçük kızla ‘Temizlikçi’nin ilişkisi. ‘Karate Kid’deki ilişkiyi böyle okumak da mümkün ama asıl olarak ustanın çırağına aktardıkları üzerinden bir tür ‘nefs mücadelesi’ dersi çıkarmak da... Bay Han, intikam alma hissiyle yanıp tutuşan minik Dre’ye ‘kung-fu’nun saldırıdan çok bir savunma sanatı olduğunu anlatmaya çalışır.
Üstelik, okulda takıştığı Cheng’in devam ettiği Dövüş Sanatları Akademisi’nde de, başlarındaki nefret dolu hoca tarafından bu öğreti, bambaşka bir şekilde aktarılır öğrencilere. Akademinin öğretmeni Li, sık sık “Merhamet yok, acımak yok” der ve bir nevi, aman dileyene bile kılıç kaldırtır. Bay Han, Dre’yi eğitip turnuvaya hazırlarken bir anlamda kendi hocalığını ve felsefesini de sınava sokacaktır. Almanlar kazanınca bizim de kazanmamız gibi Dre, bu mücadeleden galip çıktığında, ‘gerçek kung-fu öğretisi’ de benzer şekilde galip sayılacaktır...

Bu filmi Mao bile severdi
1984’deki ‘orijinal’ filmi John G. Avildsen çekmişti. Bu isim denince tabii ki akla hemen ‘Rocky’ geliyor. Aslında baştan sona bir Sylvester Stallone projesi olan bu sinema tarihinin en bilinen boks filminin yönetmeni Avildsen’di. Şimdiki ‘Karate Kid’de ise kamera arkasına Harald Zwart geçmiş. Muhterem, Peter Sellers’ı mezarında ters döndürecek ‘Pembe Panter 2’nin de yönetmeniydi. Lakin Zwart, ‘Karate Kid’de bana kalırsa inanılmaz bir başarı yakalamış. Film, öncelikle bu teknolojik çağda hâlâ eski moda öyküler anlatılabileceğini gösteriyor. Öykü, ana karakterler arasındaki nefret tohumlarını başlarda öyle güzel serpiştiriyor ki, sonrasında toplamak ve sinemanın temel meselesi olan, ‘özdeşleşme’yi gerçekleştirmek fazlasıyla başarılıyor. Ben uzun zamandır, kahramanıyla özdeşleşme fırsatını bu denli saf ve pürüzsüz bir şekilde sağlayan bir film izlememiştim. Kıvrımlar, detaylar, kimi diyaloglar klişe mi; evet... Ama zaten yönetmen ve senaristinin başarısı da burada beliriyor; klişeleri meselenin ruhuna uygun kullanıyor ve istedikleri etki de sağlanıyor.
Öte yandan film, ‘Yeni dünya düzeni’nin ayağa kalkan devi Çin’in şimdiki zamanda yerini alması için de, adeta özel bir uğraşa soyunuyor. ‘Karate Kid’, bir anlamda Pekin için turistik bir çabayı da içeriyor. Kamera, karakterlerinin peşinde koşarken arka planda da CC TV (China Central TV) ve Pekin Olimpiyatları’na ev sahipliğini yapan o muhteşem ‘Kuş Kafesi Stadyumu’ gibi yapıları, halkın rahatça jimnastik yapabildiği, masa tenisi (‘ata sporları’ adeta) oynadığı modern parkların yanı sıra ‘Gölge Tiyatrosu’ gibi geleneksel faaliyetleri de hikâyesinin içine ekliyor. Usta ile öğrencisinin çalışması sırasında dağların tepesindeki bir tapınağa yaptıkları yolculukla, Rocky’nin çalışmalarını andıran ve yer yer ‘Çin Seddi’nde de geçen ‘idmanlar’ da, yine birer ‘turistik detay’ kabilinden değerlendirilebilir. Dre’nin ilgi duyduğu kızın Bach tutkunu bir müzik öğrencisi olması da, sanki bir başka ‘Doğu-Batı sentezi’ vurgusu.

‘Bir yıldız doğuyor’
Oyunculuklara gelince; ‘Karate Kid’ aslında yapımcıları itibarıyla bir ‘aile projesi’ gibi duruyor. Filme para yatıranlar arasında Will Smith ve eşi Jada Pinkett Smith de var. Bu durumda da başrolde, ikilinin ‘Bir yıldız doğuyor’ tadındaki oğulları Jaden Smith’in olması normal karşılanmalı. Ama hakkını teslim edelim, minik Jaden, 12 yaşındaki Dre’yi muhteşeme yakın bir performansla canlandırıyor. Kıvır kıvır saçlarıyla, Galatasaray ’ın ‘yeni sakatı’ Juan Pablo Pino’yu andıran Jaden, ‘Umudunu Kaybetme’ ve ‘Dünyanın Durduğu Gün’deki ara rollerinin ardından ‘Karate Kid’de, kelimenin tam anlamıyla döktürüyor. Ustası Bay Han’da ise Jackie Chan, herhalde kariyerinin en hüzünlü rolüyle karşımıza çıkıyor. Chan de, Jaden Smith’ten aşağı kalmıyor ama ağlamaya kadar varan sahnelerde, nedense önceki imajından dolayı yeterince etkili olmak bir yana, karikatürize kalıyor. Adeta ‘Genç psikopatlar ordusu’ yetişiren okulun hocası Li’de Rongguang Yu, Dre’nin ‘ezeli rakibi’ Cheng’de Zhenwei Wang, psikopatlıklarıyla, daha önce ‘katı’ ve ‘yeni’ gerçekçilik akımlarını görmüş geçirmiş sinema sanatına, ‘fazla gerçekçi’ tanımlamasını hak eden yeni bir tür ekliyorlar. 

‘Obama dönemi’ne uygun
Sonuç? “Orijinal filmdeki Ralph Macchio-Pat Morita ikilisi mi, yoksa Jaden Smith-Jackie Chan ikilisi mi?” tartışması, elbetteki bu filmin ‘popüler kültür zihinleri’ndeki uyandıracağı en önemli merak olacak. Lakin bence, meseleyi belki de şöyle özetlemek gerek: Obama’nın Amerika’sına, Jade Smith gibi ‘beyaz çizgilere yakın’ bir siyahın canlandırdığı ‘Karate Kid’ yakışırdı; film biraz da bu ruh durumunun dışavurumu gibi...

Suda ‘piranha’ oynuyor...

1978 tarihli ‘Piranha’nın üç boyutlu modern versiyonunda, erotizm kanlı sahneler eşliğinde sunuluyor. Alexandre Aja’nın filmi tuhaf bir çekiciliği sahip 

'Eskiler sevdası’ bu hafta, ‘iki kere rafine’... ‘Karate Kid’in yanı sıra ‘Piranha 3D’ de bir başka ‘geçmiş zaman esintisi’. 1978 tarihli ve Joe Dante imzalı ‘Piranha’nın modern versiyonunda, öyküyü gözlüklerimizi takarak ‘3D’, yani üç boyutlu seyretme lüksüne ve zevkine sahip oluyoruz. Önce geçmiş-gelecek bağlantısını aktaralım: Senaryosunu, sonradan ünlenen bağımsız filmlerin unutulmaz yönetmeni John Sayles’ın kaleme aldığı ‘Piranha’, Steven Spielberg’ü şöhrete kavuşturan ‘Jaws’ın parodisiydi adeta. 198’deki devam filminde ise kamera arkasına, ‘Titanic’ten ‘Avatar’a her şeyin büyüğünü çeken ve her daim büyük oynayan James Cameron geçmişti ve bu yapım, Kanadalının ilk yönetmenlik denemesiydi. Bugünden itibaren gösterime girecek olan ‘Piranha 3D’ ise, kafayı ‘yeniden çevrim’lere takmış görünen Alexandre Aja imzasını taşıyor.
Aja’nın filmi de temel olarak ‘Jaws’ı merkeze oturtuyor ve suyun içine, köpekbalığı yerine tarih öncesinden günümüze fırlayan piranhaları atıyor. Hikâye, Arizona’ya bağlı Victoria Gölü’nün etrafındaki bir yerleşim mahalinde geçiyor. Yazları, katıksız bir eğlenme merkezine dönüşen gölde, ölçeği çok da yükseklerde seyretmeyen bir deprem gerçekleşiyor. Lakin göl tabanındaki kırılmadan, tarih öncesi piranhalar çıkarak sulara karışıyor. Bu da, eğlencelerin kanlı bitmesine neden oluyor. Kasabanın kadın şerifi Julie Forrester bir yandan halkını ve tatil için yöreye gelenleri kurtarmaya çalışırken, öte yandan da biri yetişkin üç çocuğu için de kaygı duyuyor. Oğlu Jake ise, yöreye soft porno çekmek için gelen bir yapımcının mihmandarlığını üstlenirken ilgi duyduğu Kelly ve iki porno yıldızıyla birlikte lüks bir teknede göle açılıyor. Lakin kan kokusuna gelen piranha sürüleri, göldeki hakimiyetlerini ilan etmişlerdir bile. Ve katliamlarına başlıyorlar...
'Piranha 3D’, son derece tuhaf bir film. Yönetmen Aja, kayıtsız kalınmayacak, kendine özgü bir çekiciliği sahip, kitsch sahnelerle dolu bir yapım ortaya çıkarmış. İngiliz model Kelly Brook ve gerçek porno yıldızı Riley Steele’nin canlandırdıkları pornocu kızların sualtındaki bale bölümleri mesela, filmin genel gidişatının çok dışında, ‘Takımdan ayrı düz koşu’ niteliğinde... MTV gençliğinin o çok sevdiği partileri andıran ve ‘Islak tişört yarışmaları’nın da yer aldığı eğlencenin, piranhalar tarafından kana bulandığı uzun bölüm de, filmin ana arteri. Burada Aja vahşetin bini bir para demiş ve alabildiğine uçmuş. Silikonlu göğüslere ve popolara yapılan onca ‘zoom’un ardından, büyüklükleri abartılı piranhalar da, bir başka tuhaflık unsuru olmuş.
Hikâyenin başında balık tutarken deprem sonucu ortaya çıkan piranhaların ilk kurbanı olan yaşlı Matt Boyd’u, ‘Jaws’ın bilim insanı Richard Dreyfuss’un altı kalınca çizilmiş bir gönderme. ‘Jaws’ta Roy Scheider’ın canlandırdığı şerifin bu filmdeki dişi versiyonunda ise uzun süredir sesi soluğu çıkmayan Elizabeth Shue’yu (Kokteyl’, ‘Leaving Las Vegas’) izliyoruz. Şerifin oğlu Jake’i ise efsanevi aktör Steve McQueen’in torunu Steve R. McQueen canlandırıyor.

'Kitsch'likte sınır tanımıyor
Sonuç? Tarzı, çekici sakilliği ve absürdlüğü (piranhaların bir penis yeme sahnesi var ki, “Sinema bu noktaya da geldi ya” diyorsunuz), geçmişe ve ustalara saygı kabilinden yaklaşımıyla, huzurlarımıza gelmiş böylesi bir örnek kaçmaz diyorum...