Sinema tarihinin bütün saatleri birleşmiş!

Sinema tarihinin bütün saatleri birleşmiş!
Sinema tarihinin bütün saatleri birleşmiş!
SALT Beyoğlu'nda 'The Clock', 24 saat boyunca ücretsiz gösteriliyor. Sinema sanatına bir saygı gösterisi, zamanla marazi ilişkimiz ya da hipnotik bir çılgın film gibi izlenebilecek 'The Clock'u kaçırmayın; son 3 gün...
Haber: CEM ERCİYES / Arşivi

Salt Beyoğlu’nda The Clock (Saat) adlı benzersiz işi izlemek için son 3 gün! Benzersizlik, sanatta zor bir . Tamam her şey benzersiz, ama çok az şey iz bırakıcı, unutulmaz, çığır açıcı ya da içerdiği fikirle emekle büyük bir saygıyı, mutlaka görülmeyi, tecrübe edilmeyi hak ediyor. The Clock böyle işlerden biri.
The Clock aslında bir film. Binlerce filmden alınmış küçük parçalardan oluşan 24 saatlik upuzun bir film. Sanatçı Christian Marclay, bütün o filmleri tarayıp içlerindeki saatli sahneleri ayıklamış. Sonra onları dakika dakika arka arkaya dizmiş. Günün bütün saatlerini gösteren kareler bulmuş. Asırlık sinema tarihi de buna imkan vermiş tabii ki. Günün ilk dakikalarından itibaren başlayıp 24 saat devam eden bir film düşünün. Gerçek zamanla paralel ilerleyen bir film. Yani saat 10.00’da filmdeki saatler de 10.00’u gösteriyor. 10.05 olduğunda ise 10.05’i… Üstelik bütün bu sahneler belirli bir kurgu, anlamlı bir bütünlük de içeriyor. Mesela Saat 9.59’da bir film sahnesi; genç adam diğerine ‘Sadece bir dakikamız kaldı, acele et’ diyor. Endişeyle saate bakıyor, saniye kadranı hızla ilerliyor, diğeri önündeki şifreli kilidi telaşla açmaya çalışıyor ve birden görüntü değişiyor, 10.00’u gösteren eski bir saat, siyah beyaz bir film ve telaşlı başka insanlar perdede beliriyor. Ya da 10.04’de Matt Damon’ın arabasını park etmesini izliyoruz. 10:05’te bir başka arabanın kapısı açılıyor ve içinden Humprey Bogart çıkıp kaldırımda yürümeye başlıyor. Bu sahnelerin tümünde, bazen görüntünün odağında bazen arka planda mesela flu bir saat kulesinde, zamanı gösteren bir kare mutlaka var.
The Clock, tuhaf biçimde bizi zaman hakkında düşünmeye itiyor. Bir yandan zamanın bütün o filmlerde dolayısıyla hayatımızda ne kadar önemli olduğunu, akıp giden zaman fikrini ve bunun endişesini, telaşını gösteriyor. Sürekli saatleri görürken gerçek zamanla karşılaştırmak için ha bire kolunuzdaki saate ya da şimdi moda olduğu üzere cep telefonunuza bakıp durmak bu telaşın ve zaman bağımlılığının nasıl da bir parçası olduğumuzu kafamıza kakan bir durum. Öte yandan, The Clock’un hipnotik bir yanı var. Değişen film görüntülerinin insanda yarattığı merak ve canlı tuttuğu ilgi, tenha sinema salonunda İstiklal Caddesi’nin kaosunu 10 metre geride bırakıp eski filmlerle baş başa kalma hali ve perdedeki işe duyduğunuz hayranlık hep birlikte zamanı unutturuyor. Zaman sanki filmlerdeki kurgusal bir şeye dönüşüyor. Sinema festivallerinin açılış törenlerinde arka arkaya gösterilen film parçaları gibi, sinema sanatına bir saygı gösterisi gibi de izliyorsunuz. Bildik bir filmden bir kare, tanıdık bir oyuncu ya da kent sizi heyecanlandırıp, sinema tarihine dair bir oyuna dönüşüyor. SALT Beyoğlu’nun giriş katındaki büyük sinema salonunun geniş ve rahat koltuklarına gömülüp belki 24 saat sadece bu filmi izlemek istiyorsunuz. İstiyorsunuz ki zaman, ünlü aktör ve aktrislerinin kol saatlerinden takip ettiğimiz gerçek dışı bir şeye dönüşsün. Ama olmuyor.
Dakikalar The Clock’u izlerken su gibi aksa da gözünüzün önündeki saatlerden biri size hayatı hatırlatıyor. Evet, bir yere yetişmek, bir başka şey daha yapmak gerekiyor ve yavaşça kalkıp, karanlık salonda yolunuzu buluyor, kalın perdeyi kaldırıp gerçek zamana geri dönüyorsunuz.
Ben The Clock’u, ödül de aldığı 2011’deki Venedik Bienali’nde de görmüş ve pek beğenmiştim. Ama o açık alanda ve kalabalığın içinde yukarıda anlattığım gibi bir tecrübeye dönüşmemişti benim için. The Clock’u bir daha böyle rahat rahat, hem de ücretsiz seyretmek mümkün olur mu bilmem; o nedenle tekrar söylüyorum: Kaçırmayın.