Sinemada yeni dönem mi?

Geçenlerde Türk sinemasının kuruluşunun 87. yılı kutlandı. Sinemamızın bunca süre sonra ne kadar güç koşullar altında bulunduğu belli. Bunlar teknik ve kurumsal sorunlar.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Geçenlerde Türk sinemasının kuruluşunun 87. yılı kutlandı. Sinemamızın bunca süre sonra ne kadar güç koşullar altında bulunduğu belli. Bunlar teknik ve kurumsal sorunlar. Ama işin kuramsal, düşünsel bir yanı da var.
Türk sinemasıyla ilgili çalışmalarımızı tamamlamak, hatta belli bir düzeye getirmek bir yana onları başlatamadık bile. Sinema tarihiyle ilgili bazı belgeler, belgesel çalışmalar ortada dolaşsa da henüz sinemamızın içsel sorunlarına eğilmiş, sinemayı bir zihinsel mesele olarak algılamış değerlendirmelere, irdelemelere uzağız.
Batı'da 'sinema çalışmaları' denilen alan, birçok üniversitemizde bu konuda uzmanlaşmış kişi yetiştirilmekle birlikte belli bir noktaya eriştirilmedi. Bunun çok basit bir nedeni var.
Biz, sinemayı henüz yeni yeni bütünüyle sinemanın içinden görmeye ve algılamaya çalışıyoruz. Halbuki, bir 20. yüzyıl sanatı olan sinemanın gerçeği, onun içinde olduğu kadar da dışındadır. Sinemanın kendi varlıkbilimsel boyutlarını da, sinemanın göndermede bulunduğu alan ve kavramları algılamak da sinemayı bir kültür meselesi
olarak ele almakla mümkündür.
Keşfedilmemiş bir kıta gibi
Eğer psikanaliz, toplumbilim, feminist kuram bilinmezse örneğin, sinemanın neyi aradığı, neyi temellendirmeye çalıştığı da anlaşılmayacaktır. Veya, görsel ideoloji ve görsellik kuramları üstünde çalışmadan sinemanın ne teknik sorunlarını anlamak mümkün olacaktır ne de düşünsel.
Türk sinemasının da kendisine özgü boyutları olduğu su götürmez bir gerçek ve bu sinemanın toplumbilimsel boyutundan türemiyor. Sinemanın bir gerçeklik olarak kuşattığı sorunsallar ve ona getirdiği yanıtlarla ilgili bir şey.
Fakat, dediğim gibi, bütün bunlar
'keşfedilmemiş bir kıta gibi' kendisini ortaya, açığa çıkaracak kişileri, çalışmaları bekliyor. Bu anlamda, Türk sineması belki de öteki sanatsal üretim alanlarından daha önde bir yere sahip. Bu da doğal. Çünkü, sinema bir kitle kültürü. Sinema bir toplumsal bilinç ve ideoloji oluşturmada çok daha etkin. Bütün sorun da buradan türüyor ve benim asıl üstünde durmak istediğim soru da o: Türk sinemasının ideolojisi nedir?..
Böyle bir soruyu bu kadarcık bir yazıda ele almanın olanaksızlığı belli. Bununla birlikte bu soruyu ortaya getirmenin bir meşruiyeti olduğu da belli. Çünkü, son dönemde bir kez daha karşı karşıya kaldığımız bir gerçek var: Belli bir yaklaşım ve iddiaya göre sinema yeni bir dönemden geçiyor. Yeni bir yönetmenler kuşağı var işin içinde. O zaman insanın aklına Türk sinemasının evreleri meselesi geliyor.
İdeolojik açıdan incelemek
Bu soru bugüne kadar hep 'o posteriori' yaklaşımlarla ve daha çok bir sosyolojizm mantığı içinde ele alındı. Sinema, toplumsal dönüşümü hazırlayan siyasal kesitlerin bir uzantısı ve bir yansıması olarak görüldü. İşte, 1950'ler, 60'lar ya da 1980'ler gibi.
Böyle bir eklemlenme elbette geçerli. Fakat, acaba bu dönem sinemalarının ürettiği ideoloji ve onların kaynakları nelerdir türünden bir soru sorduğumuz zaman, sinemayı bir söylem (discourse) ve bir ideoloji açılımı olarak ele aldığımız zaman ortaya ne çıktığı sorusuyla hiç ilgilenmedik. O nedenle de salon filmlerinin ya da melodramların diyelim etik boyutunu hiç sorgulamadık veya köy filmlerinin ortaya koyduğu kavramsallaştırmayı irdelemedik.
O anlamda, sinemanın bir yenidensunum (represantation) olanağı ve düzlemi olarak mesela Cumhuriyet dönemi ideolojisini nasıl ele aldığını yeterince bilmiyoruz. Veya kadın kimliğinin sinemada nasıl somutlaştırıldığı konusunda gene yeterli bilgimiz yok.
Kim, kimden etkilenmiş?
Bunlar gelip sinemanın soybilimiyle (genology) ilgili bir noktada düğümleniyor. Henüz bir üslup çözümlemesi yapmadığımız ve henüz kim kimden ne kadar etkilenmiştir ya da Batı'da ortaya çıkmış çeşitli
akımların yönetmenlerimiz üstündeki izi ne olmuştur türünden soruların yanıtları verilmediği için bu gelişme çizgisinin mantığı ve sistematiği konusunda bir bilgi sahibi değiliz.
Bütün bunlarla birlikte bakınca işte, bugün sinemanın yeni bir evreden geçtiği iddiası doğru fakat çok teknik ve salt yönetmenlerin kendileriyle bağlı bir görüştür. Bugün Zeki Demirkubuz, Handan İpekçi veya Semir Aslanyürek'in bu anlamda Türk sinemasındaki yeri bir soru işaretidir. Dolayısıyla 'yenilik'in neye tekabül ettiği de belirsizdir.
Ortada bir belirsizlik var
O zaman geriye daha mutlakçı bir yaklaşım kalmakta, bu yönetmenlerin doğrudan kendilerinden kaynaklanan değerler bir yenilik olarak ele alınmaktadır. Bu ne yanlış bir tutumdur ne de bu sanatçıların kişisel başarılarını, yeteneklerini zaafa uğratır. Sadece, 'Türk sinemasında yeni dönem' kavramını belirsiz hale getirir ve tartışmaya açar. O arada da, yeniliği gene sinema dışında bir noktaya yerleştirir. Yeniliği oluşturan unsurları sinema dışındaki alanlarda aramamızı zorunlu kılar.
Çünkü, bu durumda yenilik, bu filmlere nihayet 'günümüz sorunlarıyla uğraştığı için' atfedilmiş olur. Bu da bizi bir kez daha basit bir sosyolojizmin tuzağına iter.
Sinemayı, sinemanın içinden konuşmanın zamanı geldi de geçiyor bile!