Sinemaya da mı 'ayar' çekiliyor

Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Son birkaç ayda yaşananlara bakınca insan sormadan edemiyor: “Acaba şimdi sıra sinemayı mı dizayn etmeye geldi?” Bu soruyu sormakta hiç haksız sayılmayız.
Siyasette de kimi zaman fizikte olduğu gibi ‘Bileşik kaplar yasası’ geçerli olabiliyor. Alt kısımları birbirlerine bağlı değişik yükseklik ve değişik hacimlerdeki kaplara ‘bileşik kaplar’ deniliyor. Yani siz birbirine bağlı olan kaplardan birisini doldurmaya başladığınızda, bağımsız olarak diğer kaplarda dolmaya başlıyor. Son birkaç ayda yaşananları düşününce ağırlıklı olarak sinema üzeriden dönen tartışmalara bakarak ‘bileşik kaplar yasası’nın yeniden devreye girdiğini söyleyebiliriz.
Sinema Genel Müdürü Cem Erkul’un ocak ayında “Milli değerleri ve aileyi öne çıkartan filmlere destek olacağız” açıklamasına sinemacıların tepkisi yatışmadan, !f’te gösterilen bir film üzenden ‘ahlak ve etik’ tartışmaları yapıldı ve Kültür Bakanlığı bu tür festivalleri desteklememeye davet edildi. Ardından, cılız kalsa da, sosyal medyada ‘Sınırsız sanat istemiyoruz’ kampanyası başlatılmak istendi. “Bu sansürdür” diyen sinema yazarları ise hedefe oturtulmaya çalışıldı.
Şimdi bütün bunların ‘Bileşik kaplar yasası’ ile ne alakası var diye soracak olursanız şöyle: Kültür Bakanlığı’nın ‘manevi değerlere’ yönelik filmlere destek açıklamasıyla başlayan; Başbakan Erdoğan ’ın “Dindar ve ailevi değerlere bağlı nesiller’ yetiştirmekteki kararlılığıyla devam eden “Ateist nesiller mi istiyorsunuz” çıkışıyla süren sürecin ardından gerekli ‘meşruiyet’ ortamı hazırlanmış gibi görünüyor. Şimdi bu rüzgârı arkasına alan ve tabii ki vazife çıkartanlar kendi kaplarını doldurmanın fırsatını kolluyor.
Festivallerde gösterilen filmlerin ‘ahlaki’ değerlerini ölçmeye kalkmak; bunun sansür olduğunu yazanlara karşı hakarete varacak ifadelerle yazılar döşenme cesareti göstermek, nasıl filmler çekilmesi gerektiğine dair tarifler yapmaya kalkışmak böylesi bir politik ve kültürel iklimden alıyor gücünü.
Üstelik bu durum ‘sansür’den daha tehlikeli. Tehlikeli çünkü neticede sansür ‘çekilebilmiş’ bir yapıt üzerinden yürütülebilecek bir tartışma. Burada ise tıpkı ‘Aile filmlerine destek’ açıklamasına sinemacıların tepkisinde belirtildiği gibi farklı bir kültürel iklim yaratılmaya çalışılıyor. Yönetmenlere çekecekleri, festival yöneticilerine seçecekleri filmler konusunda ‘ayar’ verilmek isteniyor. Böylesi bir kültürel iklimin kendisine yaşam alanı bulması ve güçlenmesi halinde ortada ‘sansürlenecek’ bir yapıtın olmayacağı da aşikâr.
Peki şu soruyu sormak gerekiyor: Bir filmin nasıl olması gerektiğine, hangi filmin ‘ahlaklı’ olup olmadığına (hangi ahlaka göre) kim karar verecek? Bunun için Kültür Bakanlığı’nı mı yetkili kılacaksınız? Darbe dönemlerindeki gibi ‘sansür kurulu’ oluşturup filmlerin gösterilip gösterilmeyeceğine mi karar verilecek. O dönemlerde bile bu filmlerin çekilmesinin önüne geçilemedi ama gösterimleri engellendi. Yani ‘sınırsız sanat istemiyoruz’ demenin de bir anlamı yok, çünkü yaratıcılığın sınırı yok.
Reis Çelik ile Berlin Film Festivali sonrası yaptığım söyleşide Alman seyircilerin tepkilerini sorduğumda ilginç bir cevap vermişti: “Bana bu filmi nasıl çektiğimi, Türkiye ’de gösterip gösteremeyeceğimi, başımın belaya girip girmeyeceğini sordular?”
Reis Çelik, bu algıya çok şaşırdığını ve Alman seyircilere Türkiye’nin gördükleri gibi olmadığını, isteyenin istediği filmi çekmekte ‘şimdilik’ özgür olduğunu söylediğini aktardı. “Avrupa’ya rezil oluyoruz” geyiğine girmeyeceğim ama sinemaya böylesi ‘ayar’ çekme çabaları karşılık bulursa Almanların sorduğu soruları kendi kendimize sormaya başlayabiliriz.