'Sinemaya yalanlarla başladım'

Dünyaya gözlerini Filistin'inde çatışma ve kaosun içinde açan yönetmen Elia Süleyman, farklı tarzını, çocukluğundaki 'yalandan hikâyeleri'ne borçluymuş! 'Sıkıntı içinde uydurduğum yalandan hikâyeler çok inandırıcıydı' diye anlatıyor



ELİF TUNCA


İstanbul Film Festivali, sağ olsun; filmlerinden tanıyıp sevdiğimiz pek çok isimle buluşturdu bizi bugüne kadar. Ama yine de Elia Süleyman’la röportaj söz konusu olunca sevinç ve heyecana eklenen ‘kutsal gerginlik’ daha önce olmadığı kadar yükseldi. Yıllar önce bir gece Tarık Zafer Tunaya sinema salonunda üç beş kişiyle seyredip hayran kaldığım Kutsal Direniş’in yönetmeni, karşıma oturup sorularımı cevaplayacak! Bu, en az Elia Süleyman filmlerindeki kadar gerçeküstü bir sahneydi. Ama nasıl onun gerçeküstü sahnelerine inanmakta zorluk çekmek yerine arkamıza yaslanıp keyifle izliyorsak bu inanılmaz gelen röportaj da aynı keyifle geçti. İçten ve samimi cevaplara espriler ve kahkahalar eşlik etti. Buyurun, bu keyfi paylaşalım...

Sizi sinemacı olmaya ilk yönlendiren neydi? Çünkü röportajlarınızda ve hakkınızdaki yazılarda bunun net cevabını bulamadım.
Net cevabı ben de bilmiyorum zaten. Sinema eğitimi almış değilim. Gençken okula gittim ama devam etmedim. Bende daha çok anlatıya dair bir şeyler vardı. Çok iyi hikâye anlatırdım, gayet dramatik hikâyeler. Kendim hakkında, etraf hakkındaÖ Çok inandırıcı olurdu. Kafamda bir sürü fantezi olurdu, hepsini anlatırdım. Bu tabii sinema değil ama temelde bu vardı. Nasıra’da doğdum, küçük bir şehirdir ve hayal kurmak tek kurtuluş gibidir. Bol bol yalan söylediğimi hatırlıyorum. ‘Ne olmak istiyorsun?’ dediklerinde ‘Sinemacı olacağım’ derdim. Nasıl olunacağı hakkında en ufak bir fikrim olmadığı halde! Sanırım böylece yalan söylediğimden utanmadan kendimi keşfetmeye başladım, çocuktum ne de olsa!

Gerçeklerden nefret mi ederdiniz?
Hayır, nefretle ilgili değil. Bu hakikaten benim kendime bakma, kendimi görme biçimimle alakalıydı. Bu anlattığım süreçten sonra kendimle daha fazla ilgilenmeye başladım. Kitaplar okumaya başladım; 20’li yaşlarımın başında. O sırada John Berger’le tanıştım. Öncesinde kimdir; bilmiyordum. Fakat sonra çok yakın olduk ve o beni destekledi. Kesinlikle büyüleyici biri. Bana bir okuma listesi yapmasını istedim. O da içinde Adonis gibi isimlerin de olduğu bir liste yaptı. Kitapların ardından filmler geldi. Seyrettim seyrettim seyrettim! Ama bütün bunların kombinasyonu nasıl çıktı; ben de bilmiyorum.

Yenilikçiliği ve özgün tarzınızı oluşturmada bir ustanız var mıydı?
Elbette yalnız değilim, çok isim sayılabilir ama bir iki örnek vereyim. Bazı isimler vardır, onların filmlerini gördüğünüzde tam olarak adlandırmasanız da sizi etkiler çünkü bir şekilde sizi tanımlar. Benim için Yasujiro Ozu’dur. Onun filmleri bir yandan ‘Aslında ben de yapabilirim’ hissi verir ama ondaki farklılığı da hemen görürsünüz. Onun filmleri beni büyülemiştir. Empoze edici bir tavır koymaması, kameranın öylece durması, gözümüze sokulmaması... Daha yakın dönemden de ‘Dust in the Wind’in yönetmeni Hsiao-hsien Hou. Ozu’nun ambiyansı ve küçük hatıra parçaları var onda da. Ve elbette Robert Bresson; onun tarzından çok çok etkilendim.

Filistin sineması üzerine de çalışan Hamid Dabaşi, tarzınızı ‘hayasızlığa karşı uçarılık’ diye tanımlıyor. Bu tanımla birlikte ‘sinemayla direnme’ sizin için ne ifade ediyor?
Bu tabii akademik bir dil. Ben kendimi savaşçı, direnişçi diye tanımlamam. Yani sinemayı direniş, savaş olsun diye yapmıyorum. Elbette işgalin hayatlarımıza soktuğu, kabul edilemez şeyler var ve bunlardan bahsediliyor ister istemez. Yaşanan absürtlük zaten mutlaka yer buluyor. Bunların hepsi ‘direniş’ paketine katılabilir. Ama beni sinema yapmaya iten şeyin ‘direniş’ olduğu söylenemez. Film yapmak istiyorum çünkü içimdeki şeyleri paylaşmak istiyorum. Ve bu her zaman bir şeye ‘karşı’ olmak zorunda değil. Şiirsel yol buradan doğmaz, bir şeye karşı gelişmez, kendiliğinden vardır. Belki direnişin en doğal yoludur. Ben şiirsel bir stil oluşturabilmeye çalışıyorum.

Stiliniz aynı zamanda gerçeküstü bir tavır taşıyor ama bir inandırıcılık sorunu yaşamıyor. Acaba Filistin’in yaşadığı gerçek olamayacak şeylere alıştığımızdan mı?
Buradaki en tuhaf şey, eski bir kurbanın yani Yahudilerin, aynı şekilde başka bir halkı kurban etmesi. Bu sömürgeci tarihin bir uzantısı. Öte yandan işgal altında olma hali kendini keşfetmeyi kamçılıyor, yaratıcılığı kışkırtıyor. Gerçeklik ya da gerçeküstülük meselesine gelince bu zaten Filistin’de daha en temelden birbirine geçmiş bir durum. Filistinlilerin kimliği yok olma üzerine kurulu. Ülkeniz yok, hükümetiniz yok, kültürünüz yok, eviniz yok deniyor. Yine de İsrail’inkinden daha güçlü bir kimlik.
Çünkü işgalle, katliamla oluşturulmaya çalışan bir kimliğin karşısında elbette kendini savunan kimlik daha güçlü oluyor. Ama bence sürrealizm, absürtlük ve mizah her yerde var. Baktığımız her yerde güzelliği de görebiliriz ve aslında sinemanın görevi bu. Mesela benim filmlerimde gerçekliği değil gerçekliğin içinden seçilmiş bir ânı görürsünüz. Potansiyel gerçeklik diyelim isterseniz. Bu görüntüye inanmanız ve bundan keyif almanız için gerçekten çok uğraşıyorum. Bunu reddetmeyip bundan keyif alıyorsanız bu beni mutlu ediyor.
Sinema şiirsel bir şeyse başarısını işte burada yakalıyor. Ben filmlerime gerçekliğin bir parçasını koyarım. Kutsal Direniş’te, tankın patlama sahnesini hatırlarsınız. Ben gerçekten de bir gün yolda gidiyordum arabayla ve şeftali yiyordum. Tam çekirdeği attığımda arkamda bir İsrail tankı olduğunu gördüm ve ‘bom’! Birden o tankın patladığını gördüm zihnimde. Bunu filme koydum.

‘Kutsal Direniş’in Oscar adaylığı engellenmeye çalışıldı. Buna karşılık Ken Loach’un da imza koyduğu İsrail’e karşı kültürel bir boykot var. Ve Jane Fonda, Viggo Mortensen gibi isimler Toronto Festivali’nde Tel Aviv bölümü yapılmasını protesto etti. Eskiye göre kültürel anlamda Filistin daha iyi bir durumda mı sizce?
Kutsal Direniş’i Filistin için yarışamaz diye geri çevirdiler. Ben de bunun için uğraştım, dünyanın diğer yerlerini kabul ederken Filistin’in kabul edilmemesinin mümkün olamayacağını savundum. Bu kez teknik problem olduğunu ileri sürdüler. Paradise Now aday gösterildi. Kutsal Direniş’ten sonra bir kapı açıldı. Aslında bu yaygın komplo teorilerine karşı direnmek daha zor. Çünkü bunu bilerek yapıyorlar. Ve mesela siz bir Filistin filmin seçtiğinizde bu aynı zamanda Filistin’e de, o yönetmene de bir saygı olduğundan, bundan daha doğrusu bunu engelleyememiş olmaktan utanıyorlar. Bu iki yüzlülüktür; savundukları her şeyle çelişiyor ve tabii ki bununla baş edemiyorlar. Nasıl söyleyeyim; çünkü biz koşer değiliz! Sözde denge kurulmak isteniyor ama bir taraf işgalci, bir taraf işgal edilmiş. Ne dengesi! Ben hayatım boyunca bununla mücadele ettim. Bu arada Oscar, Amerikan sinema endüstrisi içinde bir olay. Tabii tanınıyorsun ama bir Cannes, Venedik, Berlin, İstanbul, Rotterdam değil! Dünya sineması buralarda buluşuyor. Zaten bütün ustalar da Oscar alamadan gitti.

Filistin’in sinemacısı
29. İstanbul Film Festivali’nde üç filmi de gösterilen yönetmen ve oyuncu Elia Suleiman 1960’ta Nasıra’da doğdu. Filistin’deki hayatı anlatan ironik filmleriyle tanındı. İlk filmi ‘Bir Kayboluşun Güncesi’ 1996’da Venedik Festivali’nde ikinci filmi ‘Kutsal Direniş’ (2002) ise Cannes’da ödül aldı. Yeni filmi ‘Geride Kalan’ şimdilik (2009) Asya Pasifik ve Abu Dhabi’den ödüller almış durumda.