@ErkanAktug

'Sinemayı bırakabilirim'

2001 yılı Türk sinema tarihinde Zeki Demirkubuz yılı olarak anılsa yeridir. Çünkü biraz sinemayla ilgilenen herkes biliyor ki, 'karanlık üstüne öyküler' başlığı altında, kendi olanaklarıyla üç ay içinde iki film çekti:
Haber: ERKAN AKTUĞ / Arşivi

İSTANBUL - 2001 yılı Türk sinema tarihinde Zeki Demirkubuz yılı olarak anılsa yeridir. Çünkü biraz sinemayla ilgilenen herkes biliyor ki, 'karanlık üstüne öyküler' başlığı altında, kendi olanaklarıyla üç ay içinde iki film çekti: Albert Camus'nün
'Yabancı' romanının serbest uyarlaması
'Yazgı' ve kıskanç bir kocayla karısının cehenneme dönen ilişkisini ele alan
'İtiraf'. Hatta şu günlerde bir üçüncüsünü,
'Hicran'ı çekmeyi planlıyordu ama öğrendik ki, 'dörtleme' çekmeye karar vermiş.
Her an sinemayı bırakabileceğini söyleyen Demirkubuz, 'son derece kendine dönük, son derece yalnızlaşan bir yol' dediği Zeki Demirkubuz sinemasını anlattı...
İki sene evvel sinemayı bırakma noktasına geldiğinizi söylüyordunuz. Üst üste iki film çektiniz, herhalde bu kararınızdan vazgeçtiniz.
Tam şu günlerde yaşadığım şey. Tek bahanesi şu, sinema benim epey bir şeyimi karşılıyor. İyi anlamda değil ama. Bayağı kötülük derecesinde bir bağım var sinemayla.
Çok iyi hissetmiyorum kendimi. Bunun yerine daha iyi bir şey koyarsam hemen bırakırım. Bu çok kesin. Şunu hayal ediyorum şimdilerde, bir kadına âşık olup onun peşinden başka ülkelere gitsem, başıma türlü olaylar gelmese... Bu olduğu zaman sinema bitecek benim için.
Peki neden bırakmak istiyorsunuz? Film bittikten sonra boşlukta mı hissediyorsunuz kendinizi...
Belli bir tatmin sağlıyor ama şöyle uzaktan baktığın zaman durum hiç öyle değil. Yani bir insan düşünün, hayatında hiç pozometre kullanmayan... Bu insan bir gün sahiden çekilen bir filmde kameranın başına geçip 180 derece pan yapmak zorunda kalıyorsa ('İtiraf'ın görüntü yönetmeni de kendisi) bence burada trajik bir durum var.
Bu trajik durumu biraz daha açar mısınız?
Aslında giderek özgürleştiğimi düşünüyorum ama bir taraftan da ne kadar yalnızlaştığımı gösteriyor bu durum bana. Yani ben hayat bilgimi, bugün çok fazla ciddiye alınmayan, aşağılanan, görmezlikten gelinen kimi kaynaklardan alıyorum.
Ama yine ben, hayat bilgisini tam da bu sistemden, bugünün işleyişinden alan insanlarla iş yapmak zorunda kalıyorum. Burada insanların iyi olması, benim kötü olmam ya da tam tersi gibi bir mesele yok.
Sinema deyince insanların kafasında bir bilgi var. Bir oyuncuyu, bir kameramanı, bir asistanı istediğin zaman, sahip oldukları bilgiyle bu işe katılabiliyorsun. Fakat o bilgi benim işime yaramıyor. Ben başka bir bilginin peşindeyim. Bu da sinemayı bırakma triplerine girmeme neden oluyor. Ya da senaryo, kurgu, görüntü -belki oynamak- gibi birçok şeyi bizzat yapmak gibi bir sürecin içine sokuyor beni.
Yani sinemayı bırakma konusunda ciddisiniz...
Samimiyetle söylüyorum, sinemayı bırakmayı düşünüyorum. Artık yolda gördüğüm herkese oyuncu olarak bakmaya başladım. Mesela seninle şu anda röportaj yapıyoruz ama bir taraftan da Erkan benim şu projemde oynayabilir mi diye de gözlüyorum seni. Bunda çok ciddiyim.
Bu, Türkiye'de oyuncu olmadığı oyuncuların kötü olduğu, kameramızın kötü olduğu anlamına gelmiyor. Diğer insanların sahip olduğu hayat bilgisi benim işime yaramıyor.
Ben etrafımdaki birkaç insan için sinema yapıyorum, kim olduğumu, kaç para ettiğimi de çok iyi biliyorum, yani maksimum 15 bin seyirciyle. Bu yarın 3 bine de inebilir. Ya da bir yönetmenimizin dediği gibi en sonunda yazan, yöneten, kurgulayan, görüntüleyen, oynayan ve seyirci Zeki Demirkubuz da olabilir! Tek başına da izlemek zorunda kalabilirim bu filmlerimi...
Hayal edelim o zaman, bıraktınız diyelim. Bu aşamada Zeki Demirkubuz nasıl hissedecek kendini, daha mı iyi?
Hayal değil bu benim yanı başımda duruyor her zaman. Ne ben sinemaya mecburum, ne sinema bana mecbur, ne de seyirci. Merak etmeyin, eksikliğim hiç hissedilmez. Trip filan değil sinemayı bırakmak, başından beri böyle. Sinema para ve emek anlamında çok lüks bir uğraş.
"Sinemanın üzerinde çok fazla yük var. Bencillik adına hayal ettiklerini bir efsaneye dönüştürmek istiyor insanlar" diyorsunuz... Bütün mesele burada düğümleniyor sanırım.
Biraz önce söylediklerimin devamı... Mesele o farklı hayat bilgisinden kaynaklanıyor. Sorun yaratıyorum ben. Benimle çalışmayı çok isteyenlere bile sorun yaratıyorum. Gerçekte hoşlanmadıklarını söyleyebilirim.
Kafalarında sinemaya yükledikleri ve sinemayı
ezen o son derece ağır anlamlar yüzünden bir filmin içinde olmak istiyor insanlar.
Sinema ortamının samimiyetinden şüphelisiniz...
Bir film için insanlarla bir araya geldiğim zaman basitçe gördüğüm şey şu: Asıl bizi bir araya getiren sebeplerle ilgili kimsenin ciddi bir fikri yok. Ne zaman bir şey paylaşmaya kalksak, hele bu riskli bir şey olsa inanılmaz bencilce bir dürtüyle herkesin kendini garantiye alma duygusu içine girdiğini fark ediyorum.
Bir film düşünün kaba bir estetiğin, geçer akçe olacak bir estetiğin peşine düşerse, para ya da bir ödülün peşine düşerse, sanat yönetmeni şöyle yaparsa, görüntü yönetmeni böyle yaparsa, bilmem ne olursa.. ortada film denilen bir şey kalmaz. Bu saydıklarım sinemanın üstünde, sinemayı ezen ve yok eden bir yük olarak var.
Yaptığınız filmleri genel anlamda kaba mı görüyorsunuz?
Bunu başka insanlar için söylüyorsam, diğer taraftan ben de bu kültürle, bu insanlarla film yaptığıma göre, kendiminkini daha kaba görüyorum. Kendime haksızlık etmeyeyim, farkında olduğum bir şey var: Ben bu durumun farkındayım ve ona karşı mücadelemi veriyorum.
Benim beş filmime baktığınız zaman görürsünüz, gittiğim yol, son derece irrasyonel, son derece kendine dönük, son derece yalnızlaşan bir yol. Bunu da son derece idealist sebeplerden yapıyorum, en azından öyle yaptığıma inanıyorum.
'Yabancı'nın hayatı kendi seyrine bırakmış ana karakteri romanı okurken bir yerlere oturuyor ama film olarak Türkiye'ye uyarlanmış halini bir yerlere oturtmak hayli güç. Arkamdaki seyircilerin 'Bu kadar da olmaz' dediklerini çok sık duydum. Sanki 'yönetmen bizimle dalga geçiyor' gibi algılanıyor.
'Yazgı' insanı tarif eden klişelere karşı bir film. Klişelerle uğraşmak hiçbirimizin çok fazla harcı değil. Vicdan olarak bunların farkında olsak bile refleks olarak beceremeyiz bunu.
Film sevgisizlik ve kayıtsızlık üzerine kurulu. Toplumsal hayatın insanlara dayattığı roller var. Televizyon haberlerinde
gördüğümüz şey: Eğer yakınını kaybetmiş bir insan kameralar kendisine döndüğü zaman tepkisini birkaç katına çıkarıyorsa bence bu gerçek bir acıdan çok bir rolü tarif ediyor.
Şunu yapmaya çalışıyorum, ikiyüzlülüğü insanlara yüklerken 'acaba ben ne kadar bunun dışındayım?'ı sorup bizzat kendimden yola çıkıyorum. Bütün filmlerimdeki en kötü yanlar bizzat bende saklı şeyler, itiraf etmek istediğim şeyler... Benim de tersinden dürüst olmaya çalıştığım nokta bu.
Dostoyevski, sizin en önemli beslenme kaynaklarınızdan biri. Neler öğretti size.
Ben okumaya, yazmaya, düşünmeye çok geç başladım. Hâlâ da çok okuyan biri olarak görmüyorum kendimi. Dönüp dönüp ya Herman Hesse okurum ya Karamazof Kardeşler'i ya da Moby Dick'i...
Dostoyevski'nin bana öğrettiklerine gelince... Çocukluğumda, gençliğimde hayata dair sağlam gözlemlerim, sezgilerim vardı. Bir şeyleri tam kavrayacak gibi olurdum, kavrayamazdım. Yüzleşmeye çalışırdım ama toplum tarafından yüklenmiş egom engel olurdu.
Dostoyevski itirafın ne kadar rahatlatıcı olduğunu gösterdi bana. Asla kabul edemeyeceğim şeyleri kabul ettirdi bana. Mesela sağlam bir iyiliğin kötülüğün özgürleşmesiyle mümkün olacağı... Çünkü kötülüklere boğulmuş bir dünyada yaşamamıza rağmen dikkat edin kimse kötü değil, herkes ahlakçı. Bugün Bush da ahlakçıyı oynuyor, Uzsame bin Ladin de ahlakçıyı oynuyor.
***
Tutkulu, marazi yanları fazla biriyim
'İtiraf'ın üzerine oturduğu kıskançlık meselesine gelelim. Zaten benzer şeyler
'Yazgı'da da var. Ama oradaki kayıtsızlık, hiç kıskanmamak...
Birbirine çok zıt iki karakter. Samimi olarak söyleyeyim 'İtiraf'taki kıskanç adama daha yakınım. Böyle bir suçum yok ama suçlu olmadığım halde kendimi suçlu hisseden biriyim ve bu bakımdan 'Yazgı'daki adama yakınım.
Özeti şu, 'Yazgı'daki gencin refleksleri, duyguları çok bildiğim şeyler değil. Keşke kayıtsız, sevgisiz, tutkusuz olabilsem. Tutkulu, marazi yanları fazla olan, kalbi diğer organlarından daha fazla çalışan biriyim galiba. Ve bu beni çok rahatsız ediyor. O yüzden 'İtiraf'taki gibi gündüz bunları yaşıyorum, gece de 'Yazgı'daki çocuk gibi olmanın hayalini kuruyorum.
Gerçek bir aşkı, gerçek bir dostluğu yakaladığım zaman bunu kaybetme korkusuyla çok derin şeyler yaşıyorum. Sonra bunu yaşamak da hoşuma gitmiyor ve kayıtsızlık en güzeli diyorum...
Mesela şimdi burada röportaj yapıyoruz ve birazdan siz gideceksiniz. Söylediğim birçok şeyden derin bir pişmanlık duyabilirim! Yarın sabah 'Bir daha böyle şeyler söylemeyeceğim, cool takılacağım' gibi bir kararla uyanabilirim. Birinci, ikinci insan bunun kurbanı olur, üçüncüsünde tekrar çözülürüm ve akşam şu halime geri dönerim.
Ömür dediğimiz böyle bir şey... İyi ya da kötü benliğimizin sahip olduğu her şeyi bir kader gibi, bir sevgili gibi yaşamak zorundasın. Ben de bu anlamda, bir sevgili gibi kendimle yaşayıp gidiyorum.