Sınırları aş da gel...

Sınırları aş da gel...
Sınırları aş da gel...

Filmde, Kars?tan enfes kadrajlar yakalanmış. Şehrin, Rus mimarisiyle bezeli kültürel mirası, zaman zaman tablo güzelliğinde karelere dönüşmüş. Türkü Turan ve Sermet Yeşil, son derece uyumlu bir ikili olmuş (altta).

Antalya Film Festivali'nden en iyi film ve yönetmen ödülleriyle dönen 'Kosmos' nihayet sinemalarda. Bir sınır şehrinde birdenbire ortaya çıkan ve insanlara şifa dağıtan tuhaf bir adamın serüvenini anlatan Reha Erdem imzalı yapım, bu sezonun en iyi filmi
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Malum, Doğu’dayız ve burada inançlar çok önemli. Geçmişte de böyleydi belki ama dünyanın kendini yeniden sorguladığı, her bir şeyin tarifinin yeniden yapılması gerektiğine dair fikirlerin dillendirildiği şu günlerde, sinemamız da ‘inanç öyküleri’ anlatıyor bir süredir. Geçen hafta, üçüncü adımı ‘Bal’la salonlara buyur eden Semih Kaplanoğlu’nun ‘Yusuf üçlemesi’, kahramanının inançla olan serüvenine de ışık tutuyordu. İlk gösterimi geçen yıl 15 Ekim’de Antalya Film Festivali’nde yapılan ve Akdeniz’in bu sıcak yöresinden, ‘En iyi film’ (‘Bornova Bornova’yla birlikte) ve ‘En iyi yönetmen’ gibi ödüllerle dönen Reha Erdem imzalı ‘Kosmos’un da asıl derdi inançla ilgili. Ama kuşkusuz iki yönetmenin hem inanca bakışları, hem de sinemasal yaklaşımları farklı noktalardan ve güzergâhlardan geçip gidiyor ve fakat, sinemasal ufkumuzda hem görsel, hem de zihinsel olarak saygıdeğer ve de derin izler bırakmayı başarıyor. 

Hâlâ heyecan veriyor
‘Bal’la ve ‘Yusuf üçlemesi’yle olan hesaplaşmamızı, en azından yazı anlamında geçen hafta noktalamıştık, şimdi sıra ‘Kosmos’ta... Aslında bu filmle ilgili de ‘ön hesaplaşma’yı Antalya esnasında yapmıştık. ‘Kosmos’un öyküsünün bir yerinde tuhaf bir araç, gökyüzünde bir yıldız gibi kayarak yeryüzüne alevler eşliğinde iniyor. Reha Erdem’in filminin, festival döneminde yaptığı etki de benzer türden olmuştu. Kendi adıma etrafta şunu gözlemiştim: Film çok beğenilmişti. Lakin o zaman ‘Bir kısım medya’, “Benim için hâlâ ‘Hayat Var’ bir adım önde” demişti, sanırım aynı fikirlerini koruyorlar. Ama, Antalya döneminde karşımıza çıkan bir ‘gerçek’, (‘Kosmos’u da ‘Hayat Var’ gibi hazmedebilmek için bir süre beklemek gerektiği düşüncesi yani) de mevcudiyetini halihazırda korumakta. Doğrusu ben, unuttuklarımı hatırlamak ve metne bir kez daha dönmek amacıyla, ‘Kosmos’un karşısına yine kuruldum ve toplamda üç kez izlemiş oldum; hâlâ ilk günkü heyecanımı ve sevgimi yitirmemiş durumdayım.

Hikmetinden sual olunmaz
Filmi anlatmak kolay ama katmanlarında dolaşmak, aynı derecede üstesinden gelinebilecek bir şey değil. Ortada ‘ruhani’ bir metin var ve karakterler de bu ‘ruhani’ metni ete kemiğe büründürmüşler sanki. Hikâyenin ana kahramanı Battal ya da başka bir deyişle Kosmos, bir sınır şehrine yolu düşen tuhaf bir adam. Kent sakinlerinin hayatına büyük bir iyilik gösterisiyle giriyor. Boğulmakta olan bir çocuğu, buz gibi bir nehirden (zaten mevsim kış ve etraf karla kaplı) kurtarıyor, daha doğrusu yerel lehçeyle söylersek, “Çocuk sudan cansız çıkıyor, o can veriyor.” Bu davranış, haliyle ahalinin sempatisini kazanmasına yol açıyor. Üstelik yörenin en sosyal yeri olan ‘kahvehane’de, kelâmıyla da herkesi etkiliyor. Ağzından “Allah, iyilik, insanlık” sözcükleri dökülünce, aslında ‘yabancı’yla ‘geleneksel’ bir problemi olan yöre sakinleri yumuşuyor. Kosmos onların gözünde ve de zihninde bir derviş etkisi yaratıyor. Tamam, dış görünüşü itibarıyla bir ‘meczup’u daha çok andırıyor ama ona ermiş muamelesi yapmayı yeğliyorlar.

Yerleşik ahlakı zorlayınca...
Ne var ki ‘adamımız’, onların fikirlerinde oynamalara neden oluyor. Önce kurulu düzenin ve var olan ahlakın sınırlarını zorluyor. Kurtardığı çocuğun ablasıyla aralarında özel bir dil (bu dilin devamında da kızcağızın ismi ‘Neptün’ oluveriyor) oluştururken, bir yandan da çalıp çırpıyor. Peşi sıra art arda mucizelerini de göstermeye başlıyor. Bir tür şifa dağıtıcısı konumuna yükseliyor. Dokunduğunun astımını yok ediyor, suskun dillerini çözüyor, baş ağrılarını, acılarını gideriyor vs. Ama yine de hakkında net bir karar vermek zor oluyor...

Kulağımız ‘dış sesler’de
Erdem, tıpkı ‘Hayat Var’da olduğu gibi yine kulağımızın dış seslerle alabildiğine haşır neşir olmasına ortam hazırlamış. Kuş sesi, araç sesi, asker sesi, siren sesi, radyo dalgaları ve nihayetinde Kosmos’la Neptün’ün çığlıkları derken, hayatın karmaşası ve yer yer huzursuz ediciliği, film boyunca kulaklarımızda yankılanıyor adeta. Öte yandan Kars’ta çekilen ama öyküde tanımsız bir şehir olarak geçen mekânın kendine özgü o inanılmaz peyzajlarını da Florent Herry’nin kamerası yakalamış. Filmde birçok kadraj, art arda sıralanmış muhteşem tablolara dönüşüyor. ‘Bal’da Çamlıhemşin’in yeşillikleri ve ormanın ürkütücü güzelliğiyle salonun içinde kayboluyorduk, ‘Kosmos’ta da Kars’a ruhunu veren Rus mimarisinin kendine özgü hatları ve bu mimarinin kar altındaki görüntüleriyle benzer bir psikolojiye giriyoruz.
Erdem, Antalya’da film sonrası düzenlenen söyleşi esnasında öyküde Şaman kültüründeki kimi öğelerden beslendiğini, özellikle Kosmos karakterinin diyaloglarında kutsal kitaplardan ve metinlerden yaptığı alıntıları, kendince kurguladığını belirtiyordu. Fikriyatı ve tarzıyla hem yeterince genç, hem yeterince olgun, hem yeterince sakin, hem de yeterince enerjik olan Erdem, nihayetinde sinema serüveni boyunca en başından bu yana aynı filmi, farklı öykülerle çekmeyi sürdürdüğünün altını çizmişti. Derdinin de, en kısa biçimiyle ifade etmek gerekirse ‘varoluşsal meseleler’ olduğu aşikâr.
Aynı söyleşide Erdem, ayrıca ‘Kosmos’ta ‘Kasabaya gelen yabancı’ motifiyle western’lere selam sarkıttığını ifade etmiş, bense yine Kosmos karakteri itibarıyla Pasolini’nin ‘Teorema’sından izler bulmuştum. Keza öykü, ordu, iktidar, sınır şehri, yabancı gibi kavramlarla da arka planında bir güzel hesaplaşıyor. Ülkenin güncel dertleri itibarıyla artık yüzleşmekten kaçınılmayacak bir duruma gelen ‘öteki’ kavramı da, hem öykünün geçtiği yerin bir ‘sınır şehri’ unvanı taşıması, hem de ana karakterinin her şeyiyle ‘öteki’nin şahikası olması nedeniyle ‘Kosmos’u (yönetmeninin böyle bir derdi olmasa bile), kendiliğinden ‘güncel’e de oturtuyor.

Basit ama gerçek
Erdem, bu ayki Sinema dergisinde yer alan söyleşisinin bir yerinde, ‘Kosmos’ için “En basit filmim gibi geliyor bana” diyor ve ekliyor: “Yapmaya çalıştığım filmlerde her şey gözüktüğü kadar, her şey duyulduğu kadar; hiçbir şeyin arkasında gizli bir anlam yok.” Yönetmenler genellikle böyle konuşur, eleştirmenler de genellikle her bir noktada ‘öküz altında buzağı’ ararlar (ki ‘Kosmos’ta çok sayıda ‘Mezbaha’ sahnesi var, bu türden arayışları doğal karşılamak gerek). Lakin Antalya’da ilk izlediğimden beri, ben de aynı kanıdayım; gerçekten de ‘Kosmos’ benim açımdan Reha Erdem’in ‘en kolay okunan’ filmi. İyi de okuya okuya bunu mu okudun diyebilirsiniz ama, naçizane ben bu filmden şu kıssadan hisseleri çıkardım: İnsanoğlu denen yaratık, öyle bir ikiyüzlüdür ki, gelir sana ‘Beni iyileştir’ der, iyileştirirsin ya da o öyle sanır, bir adım sonra sana lânet okur. İnanç meselesi de böyledir, yine bu insanoğlu denen yaratık, işine geldiğinde inanır, işine gelmediğinde de aynı inancı tersten okur. Filmin kimi bağlantı noktalarında karşımıza gelen ‘frekans görüntüleri’ de, meselenin insanlığın frekansını bulmak olduğuna delalettir kanımca...
Efendim, biraz daha deşmek gerekirse; Kosmos’un küçük çocuğu kurtardıktan sonra camide sabahlama sahnesinde, ses bandından yükselen ezan, bana kalırsa sinemamızda ezanın en iyi, en hisli, en içli, en yürek dağlayıcı biçimde kullanılmasıdır. Atlar, köpekler, mezbaha sahneleri ise hem çok etkileyi geçişlerdir, hem de kâinatın gidişatı üzerine bu, ‘basit’ ama bir o kadar da grift metnin, kendince ‘özel’ bir derinlik sarhoşluğu yaratan görüntüleridir. Filmde ‘Bu gala, daşlı gala’ adlı Azeri türküsü, eşlik ettiği mizansenler itibarıyla enfes kullanılmaktadır. Ağaçlara tırmanma, bir metafor olarak son derece zekicedir; ayrıca ‘Bal’ın ardından yüksek ağaçlara tırmanan bir başka karakterle, bir hafta sonra karşılaşmak seyirci açısından ilginç ve de hoş bir tesadüf olabilir. Uydu sahneleri muhteşem (çok pahalıya patlamış Hollywood yapımı bilimkurguları bile andırıyor), keza açılış ve kapanış sahneleri de, her görüntü, hem de öykünün başlayış ve bitişi olarak görsel olduğu kadar içerik açısından da, zekice ve etkileyici. 

Elit’ten sonra Türkü
Ya oyunculuklar? Daha önce ‘Kaç Para Kaç’ta tezgâhtar olarak karşımıza gelen (ki ben hatırlamıyorum bile) Sermet Yeşil, tek kelimeyle muhteşem... Genç oyuncu, özellikle ‘çığlık çığlığa’ sahnelerde hem çok etkileyici, hem de aynı zamanda bir gerilim sineması yüzü olarak dikkat çekiyor (Keza, Kosmos’la Neptün’ün oje sürüp sonra birlikte çığlık attıkları bölüm de, bir korku filmi pasajı gibiydi ve bu bölüm, değme gerilim yönetmenlerine taş çıkarır bir atmosfere sahipti). Öte yandan Erdem, ‘Hayat Var’daki Elit İşcan’dan sonra ‘Kosmos’ta da yine genç bir yüzü, Türkü Turan’ı sinemamıza armağan ediyor. Keza ‘kasap baba’da Hakan Altuntaş da çok iyiydi. Sabahat Doğanyılmaz da, ‘sürgündeki öğretmen’ karakteriyle sanırım geçmişte daha çok magazin sayfalarını süsleyen o fotojenik yüzüyle, sinemamızda da ‘az ama öz’ bir iz bırakıyor. Bu arada Daltonlar gibi dolaşırken bir yandan da babalarının tabutunu yanlarında taşıyan kardeşlerden ‘üçüncüsü’nün ‘Uzak İhtimal’in müezzini Nadir Sarıbacak olduğunu fark ettiniz mi?
Sonuç? Görüşler, zevkler, tutkular çeşit çeşit... Hele ki sinema alanında... Ama bana sorarsanız ‘Kosmos’, Reha Erdem’in filmograsindeki en iyi film; bu sezonun da şu ana kadar gösterime giren en iyi yapıtı. Kesinlikle kaçırmayın derim...


    ETİKETLER:

    Mayın