'Sınırlarla birlikte masumiyet kayboluyor'

'Sınırlarla birlikte masumiyet kayboluyor'
'Sınırlarla birlikte masumiyet kayboluyor'
Yunanistan'ın efsane bestecisi Eleni Karaindrou, bir başka efsane Angelopoulos anısına bu akşam İstanbul'da sahneye çıkıyor. Karaindrou, "Sınırları çizen halklar değil, siyasetçilerdir" diyor
Haber: ERAY AYTİMUR / Arşivi

Kulağa fazla havalı geldiğini biliyorum, ama doğrusu bu. Eleni Karaindrou benim arkadaşım. Kimisini daha çok beğendiğim müzikleriyle oldu bitti bilirdim, Türkiye ’de verdiği konserlere gitmişliğim de vardı. Ama doğru zamanda doğru yerde olduğum için mi artık nedir, onunla bir haftayı diz dize geçirdim 2008’de. İniş çıkışlı bir ilişki geliştirdik. Epey didişip bolca da sarılıp öpüştük. Fakat yıllar içinde onun çok profesyonel hayatının, benimse hiç profesyonel olmayan hayatımın getirdikleriyle iletişimi kaybettik. Ta ki, konser için tekrar İstanbul ’a gelmesine dek. Eleni 22. Akbank Caz Festivali kapsamında bu akşam ocak ayında kaybettiğimiz sinema yönetmeni Theo Angelopoulos anısına bir konser verecek. 20.30’da Lütfi Kırdar’da gerçekleşecek konserde kendisine akordeonda Dinos Hatziiordanou, piyanoda Natalia Michailidou, mandolinde Aristotelis Dimitriadis, obuada Vangelis Christopoulos ve İstanbul Oda Orkestrası eşlik edecek.

Theo Angelopoulos’un ölüm haberini alır almaz aklıma ilk sen geldin. Ne hissediyorsun?
Çok çok büyük bir kayıp. Onun artık burada olmadığını bilsem de burada olduğunu hissediyorum. Büyük sanatçılar ne olursa olsun daima bizlerledir. Gitmiş olsa da o hâlâ filmleri, fikirleri ve vizyonuyla aramızda. Ben onunla 28 yıldır bir aradaydım ve sürekli olarak düşündüğüm tek şey onun bir yere gitmemiş olduğu. O hep var. Bu konserde de bunu düşünerek çalacağım. Bu konser sevgi ve anıların vücuda gelişini temsil ediyor.

Dostluğunuz bir yana iş ortağı olarak düşününce de katlanılması zor bir süreç. 1983’ten bugüne, dile kolay. Konseri nasıl tasarladın?
Sekiz filmde birlikteydik. Son filmini (The Other Sea) çektikten sonra vefat ettiği için bence durumdan memnundur. 100 yıl yaşayacakmış gibi hareket ederdi ama işte tam bir görünmez kazaydı o motosiklet kazası. Bu konserde onun filmleri için yaptığım müziklerin en güzellerini seslendireceğim. Diğer taraftan modern yapıtlarımdan da örnekler çalacağım. Çünkü Aristo der ki, “İnsanlara dokunmanın en güzel yolu en iyi yaptığın şeyi onlara sunmaktır”. Dolayısıyla tiyatro ve televizyon için yaptığım müzikleri de seslendirmeliyim ama tek bir amacım var ki, o da Angelopoulos. Kasım ayında da Selanik’te çalıyoruz, benim Angelopoulos ile tanıştığım film festivalinde. Orada Angelopoulos’un beni birincilik ödülüne layık gördüğü ‘Rosa’dan da bölümler yer alacak. Bir senfoni orkestrası ve bir caz üçlüsü olacak. Çünkü caz müzikleri de yazdım onun için. O tam bir ithaf konseri olacak.

İyi bir besteci, düzenlemeci ve yorumcu olmak, iyi film müziği yapabilmek için ne kadar gerekli?
‘Rosa’ ve ‘Wandering’i satmak için değil sadece insanlara sunabilmek için tamamen kendi imkânlarımla yayımlamıştım bir zamanlar. 2 bin adet basmıştık. Ama 30 yıl sonra filmler için yazdığım müzikler başka türlü ilgi çeker oldu. Theo benim müziklerimi duyunca zaten aklını kaçıracak gibi oluyordu. Demek istediğim ben filmler için özel müzikler yazmadım, yazdığım müzikleri filmlerle örtüştürdük. Hatta sanki o benim müziklerim için film çekiyor gibiydi. Yani ben aslında sinema için biçilmiş kaftan olarak değerlendirebileceğin bir müzisyen değilim. Ben müzisyenim. İyi müzisyenim. Yaratıyorum. Onlar gerçek besteler. Çünkü Angelopoulos’la olduğu gibi benim tüm karşılaşmalarım çok şanslı oldu. Öteki türlüsü fazla profesyonelce olmaz mı, film müzikleri bestecisi? Yok hayır, bu ifadeyi hiç sevmem.

Örneğin 100 küsur dakikalık filmin müziği ile aynı müziklerin yer aldığı 45 dakikalık bir albümün hazırlık süreci ve motivasyonunu birbirinden
nasıl ayırıyorsun?
Ben soundtrack yapmam. Albüm yaparım. Mesela ‘Ulis’in Bakışı’. Düşün ki, o albümün içinde yer alan birçok parça filmde yer almadı. Fakat Theo senaryosuyla öyle bir önizleme imkânı verdi ki bana, işte o parçalar çıktı. Öyle bir yaratıcılık getiriyor. Kelimenin tam anlamıyla soundtrack demek istemiyorum o yüzden, sinema için müzikler yazıyorum. Bu müziklerin beni mutlu ettiğini söyleyebilirim ama. Filmleri izlememiş birçok kişi benim müziklerimi dinliyorsa ve hatta sonra filmi de izliyorsa amaca ulaşıyorum demektir.

‘Dust Of Time’ Türkiye’de diğer albümlerine nazaran daha az tanınıyor olabilir. Oysa bütün merkezini müzik üzerine kuran bir film.
Orkestrasyonu çok görkemli.

Bir kere albüme koyduğum her şey filmde de yer alıyor. Birebir aynı olmayan kısımlar ise varyasyonlar kullandığım için var. Bu film başka bir yönüyle sürpriz oldu benim için. Angelopoulos filmi yazarken besteciyi oynamam için beni düşünmüş. Ama ben oynamak istemiyorum ki, oyuncu muyum? Düşünsene bir çekim ne kadar masraflı bir şey ve ben orada sadece birkaç sözcük söyleyerek görüneceğim. İstemedim. Tabii sonuçta benim için çok çok büyük bir onurdu bu iş için beni düşünmesi. Herkes senaryoyu beni düşünerek yazdığını anladı. Bir ömürlük aşkı anlatan bir film. Angelopoulos Yunanistan ve Balkanlar’a dair çok fikir sahibi bir adamdı. Bütün filmlerinin tarihi ve siyasi meseleleri büyüktür.

‘Ulis’in Bakışı’ ve mültecilik kavramı gibi. 
Sınırlarla ilgili bir film. Sınır nedir? Angelopoulos’un sorusu buydu. Cevabını veremediği bir soru. Sınırları çizen halklar değildir, siyasetçilerdir. Oysa senin, benim, onun, herkesin o ilk bakışındaki masumiyet ne kadar önemlidir. Sınırlarla birlikte masumiyet kayboluyor. Ben de işte bu filmin müziklerini yazarken çocukluğumdan bu yana getirdiğim tüm masumiyetimi düşündüm. Filmi yaklaşık 16 yıl aradan sonra geçenlerde tekrar izlediğimde düşündüm, o filmin gençliği bugününkünden çok daha güçlü.

Angelopoulos’un estetik açıdan bir halefi çıkar mı? 
Onun kıymeti çok sonradan anlaşılacak.Tarkovsky’yi de öyle, sonradan anlayacaklar. Büyük sanatçılar gelecek üstünden düşünür ve üretir. Bir nevi peygamber gibidirler. Vizyon ve fikirlerinin kıymeti çok sonra anlaşılınca işte o zaman bir halefi olabilir.

Son zamanlarda tiyatro müziği yazdın mı?
Tanrım, unuttum. Üç CD’lik üç saat uzunluğunda bir set hazırlandı. Antonis’in (Antypas-tiyatro yönetmeni ve eşi) oyunları için yazdığım müzikleri içeriyor. 22 ayrı performansa ait müzikler. Tiyatro müziklerimin özeti denebilir.

Dört sene önce, İstiklal Caddesi’ni boydan boya yürüyememiştik. Sürekli durduranlar, sarılanlar, öpenler, saatler süren imza günü...
Türkiye’dekilerle sevgimiz karşılıklı. Onların bana hissettiklerini ben de onlara karşı hissediyorum. Burada evimde gibiyim. İstesinler yine imzalarım CD’lerimi. Konserden sonra, sokakta, orada burada, her yerde.

ECM, müzikal anlamda bir devrim’ 
Plak şirketi ECM’de işler nasıl gidiyor? 

Sen tabii çok iyi biliyorsun ama biraz bahsetmekte fayda var. Bütün dünya CD satışları bakımından krizdeyken ECM, kalitesiyle ve onu takip eden dinleyicilerle bundan asgari etkilendi. Çünkü ECM dinleyicisinin başka türlü bir estetik duyarlılığı vardır. ECM’in sloganı malum, “Sessizlikten sonraki en güzel ses”. ECM müzikal anlamda bir devrimdir. ECM’in dinleyicisinin tavrı bellidir. Müziği internetten dinlemez. İnterneti müzikle ilgili fikir edinmek için kullanıp sonra gider plağını satın alır. Manfred doğruları söylediği için direnmeyi de başarıyor. Doğru olan saygıdır; başkalarına da saygı. ECM bunu başarıyor. Manfred zaten müzisyen. Berlin Filarmoni’de kontrbas çalıyordu. Deutsche Grammophon’da bir yıl çalıştıktan sonra kendi firmasını kurmaya karar verdi ve bazı fantastik müzisyenleri de yanına alarak ilerledi. Benim ECM’e geçmeme Jan Garbarek vesile olmuştur. Uzun lafın kısası ben ECM’i bir firma olarak değil aile olarak görüyorum.