'Siyasi bir opera besteleyeceğim'

'Siyasi bir opera besteleyeceğim'
'Siyasi bir opera besteleyeceğim'

Fazıl Say?ın Dortmund?da seslendireceği yeni eserlerinden birinin teması ?boşanma?. Eser, yaylı sazlar dörtlüsü için bestelenmiş.

Fazıl Say'ın 'İstanbul Senfonisi' 13 Mart'ta Dortmund'da dünya prömiyerini yapıyor. Fazıl Say bir sonraki büyük eserinin Türkiye'nin sosyal ve siyasi hayatıyla ilgili olmasını planlıyor, "Kürt, Ermeni meselesi gibi konuların da irdelenebileceği bir opera olacak" diyor
Haber: ÜMRAN KARTAL / Arşivi

KÖLN - Fazıl Say, Konzerthaus Dortmund’ta 10 - 13 Mart arası peş peşe dört konser verecek. Ruhr 2010’un prestij projelerinden biri bu. Adı ‘Zeitinsel  Fazıl Say’. ‘Zeitinsel’ aslında bir trafik terimi, ‘dinamik durak’ demek. Şehir içlerinde, arabaların da tramvay yolunu kullanabildiği caddeler var. Tramvay durakta durduğunda, yolcular inip binsin diye arabalar kırmızı ışıkta bekletiliyor. Konzerthaus Dortmund’un yaptığı da bu. Konser trafiğini birkaç gün boyunca başka sanatçılara kapatıp tek sanatçıya odaklanıyor ve müzikseverlere o sanatçıyı tüm yönleriyle keşfedebilme olanağı sunuyor. Fazıl Say’ın Konzerthaus Dortmund’taki dört yıllık misafir sanatçılığı bu yıl sona erdiği için, ‘Dinamik Durak’ festivali bir veda niteliğinde, ama aynı zamanda onun sanatçı kişiliğini, klasikten caza, en kapsamlı şekilde anlatan bir retrospektif olma özelliği taşıyor. Bu konser dizisinde, Köln WDR Senfoni Orkestrası, Patricia Kopatchinskaja ve Burhan Öçal eşlik ediyor Fazıl Say’a.
Ben, Fazıl Say’ı festival öncesi Köln’de yakaladım, önce o ‘İstanbul Senfonisi’ni tatlı tatlı anlattı, sonra da benim sorularıma geldi sıra:
Bir eseri ilk kez seslendirirken neler hissediyorsunuz, hele de bu eser kendinize aitse?
İnsanların yedi bölümün yedisi de hoşlarına gider mi bilmiyorum ama çok enteresan bölümler geliyor, yedisi de bir şey anlatmak istiyor. Herhangi bir müzik gelmiyor. Bu çok önemli bir fark başka eserlere göre, bir şey anlatmak isteyen bir müzik. 

Bir meselesi var yani...
Evet, yedi bölümün yedisi de bir şey anlatmak istiyor. Haydarpaşa Garı’ndan Anadolu’ya gidenlerin kimisinin sevincini, düğüne giden insanı anlatıyorsun ya da cenazeye gideni ya da hasta olanı, insan portreleri çok olan bir eser. Adalar vapurundaki genç kızlar, bayramlık giysileriyle, bir anda aralarında bir erkek yüzünden bir kavga çıkması gibi insani motiflerin sıkı bir takibi var. Veya günümüz İstanbul’undan ziyade hayallerimizdeki eski İstanbul’u yaşamak istememiz, o nostalji ve o melankoliye girmek girmemiz, İstanbul üzerine yazılan eserlerde gerçekten çok hayaller mühimdir. Bende de öyle. O yüzden hangi bölümün hangi teknikle bestelenmiş olduğu değil, neyi anlatmak istediğimiz mühim.

İstanbul’dan uzak olmanız etkili oluyor mu bu melankoliye?
Ben İstanbul’dan uzak değilim ki. Her ay beş  on gün evdeyim zaten, kızımla beraberim. Ama mesela Köln’de, bir hafta kalırken, prova hariç tüm günüm boşken bestemi yapıyorum. 

Piyano?
Piyanoya ihtiyacım yok, duyuyorum çünkü bütün orkestrayı. Fikrin nasıl devam etmesi gerektiğini, bir bestede neyin etkileyici olduğunu takip ediyorum. Her yıl bir veya iki büyük beste yapabilme kapasitem devam ediyor.

Onlardan bir tanesi de bu festivalde ‘Oda Müziği Akşamı’nda ilk defa seslendireceginiz eser mi?
Evet, o hiç konuşulmuyor senfoninin yanında. Aslında çok enteresan. Boşanmayı anlatan, ayrılığı anlatan, yapamamayı, bir çiftin yapamamasını anlatan, biraz da kendim üzerine bir eser. İyi ve kötü, cennet ve cehennem temalı, aldatmak temalı, yapamamak temalı, her şeyin bir quartetin içinde saklı olduğu bir eser. Quartet iki keman, bir viyola ve viyolonseldir. Bunların her biri birisini temsil ediyor. Kocayı, karısını, aldattığını, yakın dostunu... Eser 18 dakika ve üç bölüm. Bölümler ‘İçgüdüler’, ‘Yapay güzellikler ve gerçek mutsuzluklar üzerine’ ve ‘Ayrılmak ve aldatmak üzerine’ başlıklarını taşıyor.

Belki de sizin için ‘İstanbul Senfonisi’nden daha önemli?
Ama senfoni çok büyük bir proje. Kısa bir belgesel film çekmek başka, çok büyük prodüksiyonlu Hollywood filmi yapmak başka. O yüzden ‘İstanbul Senfonisi’nin çok ön plana çıkmasını anlıyorum. 

‘İstanbul Senfonisi’ İstanbul’da çalınacak mı?
İstanbul’da ekim ayında Borusan Orkestrası tarafından çalınacak. Kesinleşti. 

Geri çekmiştiniz projeyi?
Evet. Ama Borusan Orkestrası İstanbul 2010 kapsamında seslendirmeyecek eseri.

Geri çekmenizin sebebi nedir?
Orada korkunç amatörce, hiç bilmeyenlerin bu işin başında olması ve işlerin yürümemesi. İstanbul gibi bir şehirde, böyle bir fırsat varken, hangi sanatçıların hangi projeleri yapması gerektiğini anlamayacak kadar meselelere uzak insanların orada olması. Küçük para hesaplarıyla sanatçıların... şimdi bakın Dortmund’da hiç kimse bize soruyor mu, WDR orkestrası ne para alacak, Dortmund salonunun kirası kaç. Böyle şeyleri İstanbul 2010 komitesi bana ve menajerime sürekli dayattı. Sonuçta sizinle çalışmıyoruz dedirttiler. Borusan Orkestrası devlete ait bir orkestra değil, özel olduğu ve çok da iyi olduğu için istediğimiz gibi çalışabileceğiz. Eseri Türkiye’de Gürer Aykal yönetecek. Daha sonra dünyanın birçok yerinde, aynı ‘Harem’de Binbir Gece’ gibi, çalınacağını düşünüyorum. Çünkü ‘İstanbul Senfonisi’ bütün orkestraların ilgisini çekecek bir eser oldu. 

Peki ne zaman ‘Senfoni Küresel’ diye bir eser ortaya çıkaracaksınız?
Dünyayı anlatmak anlamında mı?

Yani sizin hayatınızı gözleyince, bir oradasınız, bir buradasınız, bir şuradasınız...
Bundan sonra yapacağım büyük projelerin arasında bir tane opera olmasını istiyorum. 

Teması ne olacak?
Tabii Türkiye’yle ilgili, Türkiye’nin sosyal ve siyasi hayatıyla ilgili, Kürt, Ermeni meselesi gibi konuların da irdelenebileceği bir opera olacak. Bunun Münih’ten siparişini almak üzereyiz premiyerini 2014’te yapmak üzere. Siz küresel dediniz ama, ikinci senfoninin teması olarak benim aklımda uzay var. Benim zaten, çocukluğumdan beri bir uzay merakım vardır. Bu ‘Gezegenler’ diye bir eser var, onun çok başka bir hali belki... Böyle ikinci senfoniyi ‘Universum’ adını koyup yazmayı planlıyorum. Ama bunun yanında bu yıl üç tane daha sipariş aldığım eser var. Salzburg Festivali’nde Temmuz’da çalınacak eserlerden biri mesela ‘Nirvana Yanıyor’. O da biraz kendim üzerine. Nirvana cennetse, onun yanması cehennem ve insanın kendi bünyesinde olup bitenleri anlatan bir eser. Eser yazmaya çok vakit var yani, çok istek var. 

Eser yazarken, Doğu enstrümanlarını Batılı bir kurgunun içine sokmak zorlayıcı oluyor mu?
Keman konçertosu ‘Harem’de Binbir Gece’de de üç tane vurma saz var. Bendir, kudüm ve darbuka. Vurma sazlar çalarken o kadar etkin ki, aslında orkestranın şefi vurma saz oluyor. Bu İstanbul Senfonisi’nde de çok sık var. Neyle mesela ben çok çalıştım. Bazen güzel tınlamıyor, bazen güzel oluyor. Ney denilen enstrümanın ağlatması lazım. Ona orkestranın, nasıl eşlik edeceği kirli ses çıkmadan nasıl yapılacağı önemli. Neyzenimiz çok iyi burada. Burcu Karadağ diye. Kadın neyzen çok enderdir. 

Fazıl Say ‘İstanbul Senfonisi’ni anlatıyor: Yedi resimde İstanbul
‘İstanbul Senfonisi’ siparişi Dortmund Konzerthaus’tan geldiğinde 2006  2007 yılıydı. O zaman bunun Ruhr 2010 ya da İstanbul 2010 kapsamında olması planlarda yoktu. Sadece bir şehir üzerine bir bestecinin bir eser bırakması önemli diye düşündü Dortmund Konzerthaus ve bana “Mozart’ın ‘Prag Senfonisi’ var, ‘Paris Senfonis’i var, Haydn’ın ‘Londra Senfonisi’ var, Schostakowitsch’ in ‘Leningrad Senfonisi’ var. İstanbul’u anlatan belli bir klasik, senfoni babında bir şey olmadığı için biz bunu yapalım” dedi. İlk notalarını yazmaya ben böylelikle 2008’de başladım. Daha sonra fikir tam oluştu: Yedi resimde bir eseri anlatmak... Yedi resim, yaşanmışlık ya da hatıra diyelim. Bölüm başlıkları şöyle: 

Birinci bölüm: Nostalji.
Nostalji olmasının sebebi şu: Günümüz İstanbul’u 15 milyonluk şehir. Göçler olmuş, çirkin de bir yapılanma oldu son 20  30 yıl. Benim pek beğenmediğim, bir şey hissetmediğim bir durum aslında. Nostalji, 50  100 yıl öncesinin İstanbul’unda, onun güzelliğini romantizmini anlatan bir bölüm. Orada besteci aslında anlatıcı gibi sokaklarda yürüyen, İstanbul’un sesini dinleyen, denizin sesini dinleyen biri ve romantik bir şekilde bunu anlatırken hayallere dalıp 1453 yılına, fethin olduğu güne gidiyoruz. O ara Mehter Takımı orkestraya karşı savaşmaya başlıyor vesaire, o savaşı savaş ritmleriyle, Türk ritmleriyle anlatıyoruz. 
İkinci bölüm: Tarikat.
Tarikatlar, biliyorsunuz, özellikle bu fanatik tarikatlar, son yirmi yıldır büyük bir etki yarattı. Ekonomi olarak da, siyasi olarak da. Beni etkileyen orada onların o fanatizmi sırasında ortaya çıkan müziklerdeki ritimler. O trans anlarındaki, zikir durumlarındaki ortaya çıkan müzik, müziğin ritmi. Müziğin sesi. Orada besteci aslında onu yukarıdan seyreden ve beğenme ya da beğenmeme durumu olmadan sadece oradaki zikri, o transa geçmeyi ele alan bir bölüm bu. 
Üçüncü bölüm: Sultanahmet Camii
‘İstanbul Senfonisi’nde 110 kişilik orkestranın yanı sıra üç tane de Türk çalgıcı var. Ney var, kanun var, vurmalı sazları  bendir, kudüm ve darbukayı çalan bir arkadaş var. Burada ney ve kudüm rol oynuyor. Güzel bir mimariye sahip, içi çok ferah olan bir camiinin içinde dönenleri biraz da metafizik boyutlarda anlatan bir bölüm.
Dördüncü bölüm: Hoş Giyimli Genç Kızlar Adalar Vapuru’nda.
Başlığı bir resim ismi gibi olan bu bölümde Adalar’a giden bir vapurda güvertede olan dört beş kızı görüyoruz. Her kızı bir enstrüman canlandırıyor, bir tanesi flüt, biri klarnet, öbürü fagot, kanun da var...
Beşinci Bölüm: Haydarpaşa Garı’ndan Anadolu’ya gidenler üzerine.
Burada biraz Nâzım Hikmet’in ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan etkilenme var. Haydarpaşa Garı’nda başlar ve trenin içinde devam eder. İnsan manzaraları anlatan bir bölüm. Garda veya trende.
Altıncı bölüm: Alem Gecesi.
Sulukule’den, İstanbul’un alem gecelerinden çok etkilenim olan bir bölüm. Burada tabii kanun ve darbuka  çok önemli.
Yedinci Bölüm: Final
Demin bahsettiğim, İstanbul’un bugünkü metropol halinin , 15 milyonluk şehrin üzerindeki o baskıyı anlatan, ama aynı zamanda da senfoninin diğer bölümlerine sürekli geri dönen ve en sonunda da birinci bölüme nostaljiye, romantizme geri dönen ve deniz sesleriyle biten bir eser.