Şoray kitlelerin afyonudur

Birçok 'Türk çocuğu' gibi benim çocukluğum da, hakkında yayımlanan kitap ve açılan serginin gündeme yerleştirdiği Türkan Şoray efsanesiyle geçti.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Birçok 'Türk çocuğu' gibi benim çocukluğum da, hakkında yayımlanan kitap ve açılan serginin gündeme yerleştirdiği Türkan Şoray efsanesiyle geçti.
Annem, onun kesin bir hayranıydı. Tahtını sarsacak adaylar çıktı ama o hiçbirisine yüz vermedi. 'Sultan'ına olan bağlılığını sanırım bugün de koruyor. Ama, sinema o kuşağa kalıcı bir erkek kimliği sunmadı.
O cinsiyetin Türkan Şoray yıllarında çıkardığı tek isim Zeki Müren'di. Annem, ondan da vazgeçmedi. Dolayısıyla onlarla ilgili benim de çok ama çok küçük yaşlarımdan gelen anılarım var. Müren'in okuduğu Zennube plağını (böyle denirdi) alıp getirirken düşüp burnumu yaraladığımı unutmadığım gibi, Kars'ın çok karlı bir gününde gidip içinden Türkan Şoray resmi çıkan sakızı Serhat Pazarı'ndan alışımı da unutmam.
Ama bunlara karşın büyük itirafımı yapayım. Gerçekten çok üzgünüm ama kadın konusunda zaten seçici olan ben, ne tip ne de imge olarak Türkan Şoray'ı hiç sevmedim. Onun, galiba 1980'lerin ortalarında, hayatına yeni bir yön vermesini, uzun süre birlikte olduğu eşinden ayrılıp çocuk yapmasını, dolayısıyla perdedeki o çarpık kadın kimliğine kendisinin başkaldırmasını saygıyla karşıladım, ama ne yapayım gerçek bu.
Bu tepkimin sınırlarını her şeyden önce bu imajı oluşturan öğeler, Türk sineması gerçeği, onun ahlak ve taşralılıkla kurduğu ilişki ve nihayet benimsediği estetik belirliyor.
Arabeskin başladığı yıllar
Türkan Şoray 1960'ların imgesidir.
O yıllar, kentlerin büyük göç almaya başladığı dönemdir. Bugün arabesk kültür dediğimiz oluşum ilk örneklerini o yıllarda veriyordu. Ne kentli ne de taşralı olabilen bir grup insan kendisine dayanak olacak imgeler arıyor, sinema da bunu onlara bol bol sunuyordu.
Türkan Şoray bu kuşağın karşısına çıkarılan en önemli imgelerden birisiydi. Neresinden bakılırsa bakılsın taşralı kadını oynamayı ilke edinmişti. Bu belki sadece onun
'kabahati' değildi; fakat, o da bunu dikkatle, özenle ve daima pekiştirerek kullandı. Öte yandan, bir başka husus hepsinden daha önemliydi. Taşralılık, Türkan Şoray'da aslında bir ahlak anlayışını temsil ediyordu. Taşranın benimsediği 'mahalle' gerçeği onun kişiliğinde 'mahallenin namusu' halini alıyordu. Kuşkusuz bu genel çizgilerin dışında kalan filmleri de vardır, ama Türkan Şoray, asıl ününü o ahlakı yansıtmak için süzdüğü gözlerine, döktüğü göz yaşlarına, sonunda kurban ya da kahraman oluşunun hiçbir şeyi değiştirmediği melodrama borçludur. Filmlerinin hepsinde gerçek dışı bir masal dünyası kuruluyor, her şey düz, çizgisel bir mantık etrafında biçimleniyordu. İyiler kazanıyor, kötüler yeniliyordu. Öylece de her şeyden uzak, arınmış, içi boşaltılmış, gerçeğinin kalmadığı bir dünya oluk oluk sinema seyircisinin üstüne akıtılıyordu.
Bu yaklaşım belli bir dünya görüşü yaratmanın yanı sıra bir estetik de yaratıyordu. Televizyon kanallarının taşraya ihraç ettiği bu filmler o estetiği ayakta tutuyor. Yapmacık tavırlı, iğreti davranışlı, yanlış diksiyonlu o salon filmi estetiği bugün de etkinliğini koruyor.
Türkan Şoray bütün bu sürecin en
önemli kurucu öğesi. O, bu anlayışı özel hayatına da taşıyordu. 'Halka saygı' gibi Türkiye'den başka dünyanın hiçbir yerinde duyulmayan popülist ve cemaatçi bir mantığın içinde hareket ederek filmlerde öpüşme yasağı koyuşundan, bedenini kıskançlıkla saklayışından galiba bugün kendisi de şikâyetçi ama bu tavır yıllarca egemenliğini korudu. Oysa o yıllarda toplum bir yandan da değişiyordu. Yeni talepler ortaya çıkıyor, yeni arayışlar içine giriliyordu. Sinemanın ve Şoray gibi kahramanlarının çabasıysa,
'seyirci anlamaz' gibi saçma bir mantığın arkasına saklanıp hâlâ o eski, alışıldık düzeni sürdürmekti. Türk sineması seks filmleri furyasının ardından yeni, ayağı yere basan, gerçekçi kadın kimliğini Müjde Ar'a borçluydu.
Türkan Şoray belki o döneme de kendisini uyarladı. Güzel filmler yaptı. Çünkü artık o da kendisinden sıkılmıştı. O nedenle yaşantısını değiştirdi ama o imge yerini ve ağırlığını daima korudu. Şu sıralar ortaya çıkarılan yarı çıplak fotoğraflarına karşı gösterdiği tepki de neyi özlediğini açıkça gösteriyor.
Türkan Şoray, Zeki Müren'le aynı dönemin şöhretidir. İkisi de halk dalkavuğu olmasına karşın, Zeki Müren daima kışkırttı, bir huzursuzluk ve gerilim kaynağı oldu. Türkan Şoray'sa bunun tersi bir yol izledi. O nedenle bir Marilyn Monroe olamadı. Barthes'ın yazdığı gibi 'Greta Garbo'nun yüzü'nü de kazanamadı. O zaman biraz zorlayarak söyleyeyim, Şoray popüler kültürün değil, popülist kültürün imgesi oldu.
O nedenle de klasik Türkan Şoray, kitlelerin afyonudur dersem herhalde haksızlık etmem...