Sorun siyasi kurumlarda değil toplumun kendisinde

Sorun siyasi kurumlarda değil toplumun kendisinde
Sorun siyasi kurumlarda değil toplumun kendisinde

Korkut Canpolat

Farklı disiplinlerden 122 sanatçı, 16 Mart 1978'de İstanbul Üniversitesi'nde yaşanan katliamı ve 2008'de düşen davayı hatırlatmak için 'Zamana+şımı' sergisinde buluştu. Serginin küratörü Emre Zeytinoğlu ile Türkiye'nin bitmeyen 'tekrarlarını' konuştuk...
Haber: BERRİN KARAKAŞ - berrin.karakas@radikal.com.tr / Arşivi

Geçen sene kurulan 16 Mart Platformu şimdi bir sergiye davet ediyor bizi. Emre Zeytinoğlu ve 122 sanatçı, 1978’de İstanbul Üniversite’sinin tarihi kapısı önünde bombalanan, taranan 7 ölü öğrenci ve bugün özgürce gezen faillerinin anlattıklarıyla 2012’de yeniden yüzleştiriyorlar bizi. Çakmakların terör örgütüne üyelik delili olduğu bir zamanla yüzleşme, bu. “Az sayıda kişinin bildiği 16 Mart katliamına dair gerçekler çok sayıda kişi tarafından bilindiğinde, bugünkünden çok farklı bir Türkiye olacağız” diyor 70’li yıllarda İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’nde okuyanlar ve katliam günü tesadüfen hayatta kalan 78’lilerin kurduğu 16 Mart Platformu. ‘Zamanaşımı’ sergisi 16 Mart davasının dosyalarını yeniden açmaya bir çağrı. Hrant Dink Davası’nda delil saklama telaşına düşenleri, ‘ istemediklerini’ bile bile, isteye isteye öldürenleri, öldürtenleri, 16 Mart’tan sonra dizi dizi katliam hazırlayanları, 12 Eylül’ü hazırlayanları görmeye bir davet... 

Sergiyi gezerken Sivas Davası’nın zamanaşımı olacak zihinlerde. Bu ‘tekrar’ bize ne söylüyor?
‘Zamanaşımı’ dediğimiz, adaletin doğasına ait bir sorun değil. Bu, adalet kavramı ile hukuk arasındaki ilişkileri düzenleyen, siyasetin pratiği ile ilgili bir sorun. Siyasi iktidarlar, tarihin her anında adaleti sürekli biçimde deforme ettiler. Bunu da dayattıkları hukuk sistemleriyle yaptılar. Hukuk sistemleri önce siyasi yapılardır, adalet sonradan gelir. Biliyoruz ki adalet, hukuki sistemin izin verdiği ölçüde uygulanabilir. Ayrıca hukuk sistemlerinin, adaleti tam olarak kavrayamadığı birçok açıkları vardır. Bu açıkları kullanmak ise siyasi iktidarların uzmanlık alanlarından biridir elbette. Bunun da herkes farkındadır. Gerçek adalette bir zaman aşımından bahsedeceksek, bu yalnızca karşılıklı olarak unutmak, karşılıklı olarak olayı kapatmak anlamına gelir. Ama hukuk sistemlerinde zamanaşımı kararları, adaletin değil hukukun ve dolayısıyla siyasi uygulamaların gereğidir. Sonuçta hukuka ait tüm zamanaşımı kararları, siyasi kararlardır. Bu yüzden de ister istemez bir zamanaşımı kararı, diğerlerini de hatırlatır ve kaçınılmaz olarak adaletin yara aldığını düşündürür.

16 Mart katliamını devletle toplum arasındaki ilişkiyi düşünerek nasıl okursunuz?
16 Mart katliamı da elbette diğer katliamlar ya da şiddet olayları gibi, devletin bir uygulaması. Devlet dediğimiz şey, bir ideal olarak tanımlandığında, aslında çoğulcu bir sistemdir. Yani iktidarlar her zaman birtakım kurumlar ya da örgütlerle ve hatta tek tek bireylerle denetlenirler. Teoride bu böyledir. Ama bunun pratiği hiçbir zaman olamadı. Her iktidar, her kurumun işleyişini denetler ve onları baskı altına alır. Derin devlet ya da sığ devlet; bunlar birbirlerine organik olarak bağlıdırlar. Ama burada gerçek sorun, siyasi kurumlarda değil, toplumun kendisindedir. Genel eğilimlere göre tavır alan toplum, eğer sürekli biçimde iktidarı ve onun hukukunu destekleme eğilimine sahipse, yani o tek tek bireyler, iktidar mantığına âşık olmaktan başka bir şey düşünmüyorlarsa, bu mantığın dışında kalanlar da o zaman, katliamlara uğramaya mahkûm kalırlar. Bu katliamlar da böylece toplum gözünde, hep haklı uygulamalar olarak görünür. 

1915’ten beri aynı ilişki sürüyor diyebilir miyiz? Başlangıcı 1915 olarak alabilir miyiz?
Burada da durum farklı değil. Yani adalet ile hukuk sistemlerinin örtüşmediği durumlar, eğer hep siyasi iktidarların işine yarıyorsa, o halde bu konu da adaletin değil, hem devletin hem de toplumun siyasi eğilimlerinin kararına kalır. Türkiye açısından da, Ermenistan ve dünyadaki tüm Ermeniler açısından da aynı durum söz konusu. Türkiye’deki eğilimler bugüne kadar, bu konunun örtülmesini istedi. Demek ki devlet, her dönemde kendi yarattığı bir toplumun desteğini alarak bunu sağladı. Ama bu konunun açığa çıkmasını isteyenler de doğrudan ya da dolaylı siyasi yapıların büyük organizasyonlarıyla, üstüne gidilmesine çalışıyor. Yaptıkları, yine dünyadaki mevcut iktidarların isteğine göre tavır almak... Birtakım vakıflar, sermaye grupları, hatta devlet destekli organizasyonlar. Hiç inandırıcı değil bana göre. Böylece toplum, devlet ve devlet karşıtı olmak gibi son derece basit ve sığ bir siyasete göre, Ermeni sorununa yaklaşıyor. Sormak lazım: Bu konunun çözümünü, adalet çerçevesinde gerçekleştirmek isteyenler, bu konuya tek başlarına hangi niyetle yaklaşmışlar daha önce? Bu konuda nasıl dertlenmişler, nasıl duymuşlar ve tek başlarına neleri başarmaya çalışmışlar? Örneğin ben, daha bu Hrant Dink olayı yaşanmamışken ve o konuda ateşli çatışmalar başlamamışken, kendi çabamla Gümrü Bienali’ne katılmıştım. Bu bir özür mü sayılmalı? Bu piç olmayı kabullenmek mi demek? Yoksa siyasi ya da entelektüel bir gereklilik olarak mı görülmeli? Bunların hiçbirini düşünmemiştim, umurumda değildi. Yalnızca tek kişi olarak böyle bir istekte bulunmuştum. Bireyler böyle bir şey gerçekten istiyor mu? Daha önce istedi mi? Mesele burada. 

Sergi için yazdığınız metinde ‘ilerleme’yi de sorguluyorsunuz. TC’nin ilk kuruluş dönemlerinde ilerleme ‘muasır medeniyetler seviyesine’ erişmek olarak dayatıldı. Günümüze bakarsak?
Hiçbir şey değişmiş değil. Büyük bir siyasi yapı, ister eski olsun, ister yeni, kendi gücü ile toplumu birleştirmek ve kendisini meşru kılmak için birtakım söylemlere sarılır. Biçimlerini ve bağlamlarını değiştirse de, söylemler aynıdır. Ekonomimiz yükseliyor, işsizlik azalıyormuş. Türkiye dünyanın en ileri ülkeleri arasına girmiş. Spor organizasyonlarımız dünyaya parmak ısırtıyor, Eurovision şarkılarımız dünyanın dilinden düşmüyormuş. Buna benzer birçok masal... İşte ilerleme ve iktidarın tutunduğu en sağlam dal. Gerçek olup olmadığı önemli değil, önemli olan bu söylemin devam etmesi. Unutmamalı ki, Soğuk Savaş’ın iktidar biçimleri sorgulandı ve büyük ölçüde ortadan kalktı. Fakat bugünün yeni iktidar biçimi, kaynaklarını başka yerlerden alsa da onun kadar sert ve dayatmacı. 

Türkiye’nin geçmişiyle yüzleştiği bir dönemden geçtiği söyleniyor sürekli. Nasıl bir yüzleşme bu? 16 Mart katliamı 12 Eylül’le tamamlanan bir süreç. 12 Eylül’den önce bunu konuşmak gerekmiyor mu?
Bugünün özgürleşme hissi, yalnızca eski merkezi iktidarların parçalanmış olmasından geliyor. Ama o eski iktidarın gitmesi, bugün iktidar kavramının kalktığı anlamına gelmiyor. Her tür şiddet, katliam, soygun, işkence, yolsuzluk vs. özgürleşme ve demokrasi adı altında sunuluyor. Küresel siyaset böyle bir şey. Bunca zamanaşımlarının olduğu bir ülkede, 12 Eylül yargılanacakmış. Bunu ciddiye almak için ya aptal ya da sahtekâr olmak gerek. Kavramların iktidar sistemleri tarafından tahrif edilişi böyle bir şey. 

Paul Riceour “Travmatik olayların unutuluşu şimdiki zamana musallat olacak hayaletler biçiminde geri dönmelerine yol açabilir…” diyor. “Hepiniz Piçsiniz” sloganlarından Kütahya’da Kürt işçilere linç girişimine, geri dönen hayaletlerle mi yaşıyor Türkiye?
Türkiye’deki her olay ya da her durum, felsefi birtakım karşılıklar bulabilir. Keşke bu felsefi karşılıklara güvenebilseydim. Ama buradaki durum, iktidarın gücü ile ilgili bir şey. Yani toplum, söylenenin tersine hep güçlüden yana burada. Bu ille de güncel bir güç odağı ile açıklanmamalı. Travmatik dediğimiz durumlar, Türkiye’de içi boşaltılmış söylemlerden başka bir şey değil. Herkes söylemlerin dış görünüşlerini belleğinde tutuyor ve bu söylemlerin içini de o anki siyasilere duyduğu aşk ile dolduruyor. Demek ki durum, bellek ile ilgili hiç değil. Dışarıdan gelen tanımlarla ilgili. Örneğin bugün AKP Hrant Dink davasının arkasında olabilseydi, “Hepiniz Piçsiniz” lafları bu kadar ses getirmeyecekti. Bu parti önceleri bu davaya önem verdiğine herkesi inandırdığı zamanlar, bu sesler hiç çıkmıyordu. Bireye ait durumlar değil yani bunlar.

16 Mart’ta ne oldu?
16 Mart 1978 günü İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde bombalı ve silahlı saldırı sonucu yedi öğrenci (Hatice Özen, Baki Ekiz, A.Turan Ören, Abdullah Şimşek, Hamit Akıl, Cemil Sönmez, Murat Kurt) ölmüş, 41 öğrenci yaralanmıştı. Ülkücü öğrencilerin içinde bulunan Hukuk Fakültesi öğrencisi istihbaratçının İstanbul Emniyeti’ne verdiği, ülkücülerin solcu öğrencilere karşı silahlı saldırı gerçekleştireceği bilgi notuna rağmen katliama engel olunmadı. Emniyet Arşivi’ne ‘1.D.2.12780’ koduyla giren bilgi notu 19 yıl sonra dava ikinci kez açılana ve notun yazılmasının üzerinden 22 yıl geçene kadar ortaya çıkmadı. Şükrü Balcı ve Süreyya San’ın da aralarında bulunduğu polis şefleri ‘görevlerine kayıtsız kalmak’la, Reşat Altay ise saldırıya uğrayan öğrencileri koruması gerekirken üniversite kapısında terk etmekle suçlandılar ve netice olarak görevi ihmalden yargılanıp delil yetersizliğinden beraat ettiler. Sanık emniyetçilere dair verilen tek ceza ihtar cezası oldu. Dava, 2008’de ‘zamanaşımı’ndan düştü... 

Zamanaşımı Sergisi etkinlikleri
Sergi 16 Mart-2 Nisan arası Beyoğlu’nda Ada Sanat, Karşı Sanat ve Rumeli Han C Blok’ta görülebilir. Bugün Beyazıt’ta İstanbul Üniversitesi’nin tarihi kapısı önünde, saat 13.00’te temsili 16 Mart anıtının yerleştirilmesi ve sanatçı Orhan Alkaya’nın okuyacağı basın açıklamasının ardından Bandista müzik grubunun dinletisi olacak. 17 Mart saat 15.00-17.00 arası Cezayir Restaurant toplantı salonunda ‘Anti-faşist Öğrenci Günü’ konusunda yapılacak panele 1960’ların Dev-Genç Başkanı Ertuğrul Kürkçü ile 1970’lerin Dev-Genç Başkanı Bülent Uluer ve bugünün öğrenci liderleri katılacak.